27 Mayıs 2008 Salı

Ahmet Cevdet Paşa'nın Belâgat-ı Osmaniye'sinde "Tarih Düşürme"

Ahmed Cevdet Paşa’nın Belâğat-ı Osmâniye’sinde “Târih Sanatı"


Fasl-ı Râbi‘: San‘at-ı Tarihe Dairdir


Müteahhirîn-i üdebânın ihtırâ ettikleri bir de san‘at-ı tarih vardır ki bir vak‘ayı müş‘ir olan mısraın yahut beytin bi-hesâbi’l-cümel aded-i hurûfu, ol vak‘anın tarih-i vukûuna müsâdif olmasıdır. Bu dahi sanâyi-i bedîiyyeden ma‘dûddur.
Evâilde bu san‘at yok idi. Sonraları bir vak‘aya tarih olmak üzre bir kelime yahut bir ibare bulunmak, beyne’l-üdebâ de’b ü âdet olmuştur. Şöyle ki 791 sene-i hicriyyesinde fevt olan Hâfız-ı Şîrâzî’nin vefâtına tarih olmak üzre, “hâk-i musallâ: خاکِ مصلّی))1 terkîbi bulunmuştur ki ebced hesâbıyla aded-i hurûfu, sene-i mezbûreye muvâfıktır. Ve 803 senesinde Timur’un Sivas’ı tahrîb ettiğine “harâb: خراب” kelimesi tarih düşmüştür.
Ve Fâtih Sultân Muhammed Hân-ı Sânî hazretlerinin 856 senesinde Rumelihisarı’nı binâ ettiğine, “bünyân-ı Muhammed Hân: بنيان محمد خان “ terkîbi ve 857 senesinde İstanbul’u feth ettiğine, “beldetün tayyibetün: بلدة طيبة “[2] ibâre-i şerîfesi ve 878 senesinde Uzun Hasan’a galebesine و ينصرك الله نصرا عزيزا [3] âyet-i kerîmesi tarih vâki olmuştur.
Ve 898 senesinde Mollâ Câmî vefât ettikte من دخله كان آمنا و [4] ana tarih düşmüştür.
Ve Yavuz Sultân Selîm Hân hazretlerinin 922 senesinde Sultân Gavrî’ye galebesine tarih olmak üzre Kemâl Paşazâde “Feth-i memâ-likü’l-Arab: فتح ممالك الـعرب ” ibâresini bulup, ba‘dehu 923 senesinde diyâr-ı Mısr’ı feth ettiğinde dahi “Fâtih-i memâlikü’l-Arab: فاتح ممالك الـعرب ” demiştir.
İşte ibtidâları böyle mensûr olarak tarih aranıp bulunur iken 850 senesinde Sultân Muhammed Hân-ı Sânî hazretleri, bir câmi-i şerîf bina ettikte ol asrın ulemâ-yı üdebâsından, Kasîde-i Nûniyye sâhibi meşhûr Hızır Bey
جامع زِيد عمر من عمره[5]
mısraını söylemiş ve andan sonra şuarâ, manzum tarih bulmağa dahi heves eylemiş idi.
Ve İstanbul’un tarih-i fethi olmak üzre
Ehl-i dîn İstanbul’u aldı cidâl ü ceng ile
اهل دين استانبولی آلدی جدال و جنكلـه
mısraı söylenmiş idi. Dokuz yüz sene-i hicriyesinden sonra güzîde tarihler söylenmeye başladı. Misal olarak bazıları ber-vech-i zîr tahrîr olunur:
Esâmî
Tarihler
Sene
Nazmî
Engerûs’ı münhezim kıldı Süleymân-ı zamân
انكروسی منهزم قيلدی سليمان زمان
932
Lâ-edrî
Âsâf eline girdi Süleymân mührü
آصف النه كيردی سليمان مهری
947
Lâ-edrî
Süleymân verdi mührin, Âsaf’ına
سليمان ويردی مهرين آصفينه
962
Şa’bî
Şâm’ı ihyâ eyledi Sultân-ı Rûm’un câmi’i
شامی احيا ايلدی سلطان رومک جامعی
966
Emîrî
شاه شد سلطان سليم كامياب [6]
974
Niyâzî
Aldı Kıbrıs adasın Şâh Selîm
آلدی قبرس آطه سن شاه سليم
978
Hâşimî
Saâdetle safâ geldin efendim
سعادتله صفا كلدک افندم
990
Lâ-edrî
Ehl-i sünnet menzili oldı Revân
اهل سنت منزلی اولدی روان
991

Lâ-edrî
قلعه زاد عمر بانيها[7]
991
Rûhi-i Bağdâdî
Safâlar eyledi Sâfî, cinâna basdı kadem
صفالر ايلدی صافی جنانه باصدی قدم
997
Elhâsıl Hızır Bey’in açtığı çığır, giderek şuarâ için bir şâhrâh olup vukûât-ı mühimme için bir mısra ve bazen bir beyit olmak üzre tarihler nazm eylemeğe başlamışlar idi.
1000 tarihinden sonra buna daha ziyâde itinâ edildi. Ve Bursa ulemâsından sâlifü’z-zikr Hâşimî Efendi, pek güzel ve gâyet musanna‘ tarihler söyleyerek ve bu yolda sâirîne takaddüm eyleyerek sınâât-ı tarihte imâm olmuştur.
Binâen alâ-zâlik bin tarihinden sonra söylenmiş olan tevârîh-i müntehabeden biraz misaller getirelim:

Esâmî
Tarihler
Sene


Lâ-edrî
مسجد مستحسن اركانه[8]
1002


Tâlibî
Hân Muhammed oldu sultân-ı cihân
خان محمد اولدی سلطان جهان
1003


Tîbî
Etdi Kadrî Çelebi ‘azm-i bekâ
ايتدی قدری چلبی عزم بقا
1004


Lâ-edrî
Gitdi Şem’î Çelebi dünyâdan
كتدی شمعی چلبی دنيادن
1018


Hâşimî
Oku rûh-ı Es’ad için fâtiha
اوقی روح اسعد ايچون فاتحه
1030


Hâletî
Girdi Âsaf eline, mühr-i Süleymân-ı zamân
كيردی آصف النه مهر سليمان زمان[9]
1035


Lâ-edrî
Çeşmine kuhl-i ‘adem çekdi ecel, Şehlâ’nın
چشمنه كحل عدم چكدی اجل شهلانک
1047


Cevrî
Cülûs-ı Hân Muhammed eyledi âsûde, dünyâyı
جلوس خان محمد ايلدی آسوده دنيايی
1058


Cezmî
Ola ukbâda makâm-ı Hanefî, beyt-i cinân
اوله عقباده مقام حنفی بيت جنان
1069


Nâbî
Düşdü Kamençe hısnına nûr-ı Muhammedî[10]
دوشدی قمنچه حصننه نور محمدی
1083


Sıddîk
Pâdişâh-ı cihân Ahmed Hân
پادشاه جهان احمد خان
1115


Seyyid Vehbî
Geldi miftâh-ı Revân, açdı der-i ümmîdi
كلدی مفتاح روان آچدی در اميدی
1137


Ve-lehu
Hemedân, Gence, Revân fâtihi, Sultân Ahmed
همدان كنجه روان فاتحی سلطان احمد
1137


Reşîd
Oldu Hân Mahmûd, imâmü’l-müslimîn
اولدی خان محمود امام الـمسلمين
1143


Râgıb Paşa
Yapıldı mevkıinde Câmiü’n-Nûr, Alî Paşa
ياپلدی موقعنده جامع النور علی پاشا
1147


Rûhi-i Kilîsî
Gece sâat ikide zelzele yıkdı Şâm’ı
كيجه ساعت ايكيده زلزله يقدی شامی
1173

Sünbül-zâde
Vehbî
Zülâlî, Mâverâü’n-nehr’e deryâdan revân oldu[11]
زلالی ماوراء النهره دريادن روان اولدی
1195
Minvâl-i meşrûh üzre bin tarihinden sonra manzûm tarih söylemek sınâatı, haylice terakkî buldu ve 1193 senesinde Dersaadet’e gelen Adanalı Sürûrî Efendi, bu sınâatın hurdelerini bulup doğrusu bu fende üstâd-ı kül oldu. Asrında Sünbülzâde Vehbî gibi, fenn-i şiirde ondan daha mâhir ve Hvâce Münîb Efendi gibi edîb ve mütebahhir nice zevât var iken fenn-i tarihde bir kimse ana akrân olamamıştır.
Elhasıl Sürûrî, bu sınâatta eslâf ü ahlâfına fâik olup yalnız kendi zamânının vakâyiine kanâaat etmeyerek ezmine-i sâlifenin vakâyi-i mühimmesine dahi güzel güzel tarihler söylemiştir. Dîvân’ını mütâlaa edenlerin ma‘lûmudur.
Sürûrî Efendî, gerek kendisinin ve gerek eslâf ü muâsırı olan şuarânın tarihlerinden makbûl ü müstahsen olanlarını cem‘ ile bir mecmuaya kayd edip vefâtında İzzet Mollâ dahi asrında söylenen tarihlerin müntahablarını buna ilâve etmiştir. Ba‘dehu Vak‘anüvîs Es‘ad Efendî dahi intihâb eylediği tarihleri ona katmıştır. Hakkâ ki eslâf-ı şuarânın en güzîde tarihlerini câmi‘ bir eser-i bî-nazîrdir.
Sürûrî ol mecmûayı asl-ı tevârîh-i müntahabe-i Türkiyye için tertib eylemiş ise de bazı tevârîh-i Fârisiyye ve Arabiyyeyi dahi kayd eylemiştir. Hattâ 1194 senesinde inşâ olunan Hamîdiyye Kitâbhânesi için söylemiş olduğu
قد بنی دار الكتب سلطاننا عبد الحميد[12]
tarihini dahi ol mecmuaya kayd etmiştir. Bu tarihin bâlâsındaki kasidesi dahi hep Arabîdir. Hâlbuki bâlâda beyân olunduğu üzre, bahr-i remelin sekiz cüzden terkîbi, usûl-i arûz-ı Arabîye muhâliftir. Mülemma‘ şiirlerde buna bir dereceye kadar mesâg olsa bile evzân-ı Fârisiyye üzre hep Arabî olarak nazm olunan şiirler makbûl olmaz. Ve bir de “el-kütüb الكتب” lafzı üzre vakf ettiğine mebnî asrı üdebâsından bazıları ana itirâz etmişler idi. Bu itiraz dahi be-câ ve akvâdır. Çünki eş‘âr-ı Arabiyyede gerek vakf ve gerek işbâ‘, ancak beytin âhirinde ve bir de musarra‘yani mesnevî ya matla ise mısra-ı evvelin dahi âhirinde olur. Sâir mahallerinde caiz değildir. Fârisî ve Türkî şîvesi üzre Arabî şiir söylemek ise müstahsen olmaz.
Tarihin en a‘lâsı, haşvden ârî ve murâd olan ma‘nâyı, kemâl-i vuzûh ile müfîd olan mısra-ı âzâde yani dîger mısraa merbût olmayan bir mısra-ı bercestedir.
Sürûrî’nin
Oldu Sâlih Efendî defter-dâr[13]
اولدی صالح افندی دفتردار
mısraı gibi ki bunu istimâ‘ eden kimse, Salih Efendî namında bir zatın “defterdar olduğunu fehm eder. Ve cemî-i hurûfu hesab olundukta, 1214 senesinde vukuu malûm olur. Fakat böyle tarihler pek nadir tesadüf eder. Sürûrî, binlerce nazm eylediği tarihlerinin içinde en ziyade bunu beğenirmiş:
Senin sinnin Sürûrî geldi kırka[14]
سنك سنک سروری كلدی قرقه
mısraı dahi bu kabîldendir ki bunu mütâlaa edenler 1205 senesinde Sürûrî’nin kırk yaşına vâsıl olduğunu derhal fehm ederler.
1213 senesinde kahveden tevbe ettiğine dair söylemiş olduğu
Kahveden kıldı Sürûrî tevbe[15]
قهوه دن قيلدی سروری توبه
mısraı dahi bu kabildendir.
Bu yolda söylenmiş olan tarihlerin güzîdelerinden ber-vech-i âtî biraz misaller daha getirelim:
Esâmî
Tarihler
Sene
Sürûrî
Kıldı İbrâhîm Efendî irtihâl
قيلدی ابراهيم افندی ارتحال
1198
Ve-lehu
[16] İrtihâl etdi Muhammed Çelebi
ارتحال ايتدی محمد چلبی
1202
Ve-lehu
Tezevvüc etdi Âsım Beg Efendî
تزوج ايتدی عاصم بک افندی
1209
Ve-lehu
[17] Hân Selîm üç gemi indirdi yeme
خان سليم اوچ كمی اينديردی يمه
1215
Ve-lehu
Eyledi rihlet gelip Kudsî Efendî, Ka‘be’den
ايلدی رحلت كلوب قدسی افندی كعبه دن
1221
Ve-lehu
[18] MîrÂrif etdi akd-ı izdivâc
مير عارف ايتدی عقد ازدواج
1222
Ve-lehu
Yesrib’i aldı, cünd-i Hân Mahmûd
يثربی آلدی جند خان محمود
1227
Hikmet
[19] Vefât etti Cemâleddîn Efendî
وفات ايتدی جمال الـدين افندی
1227
Ve-lehu
[20] رفت رحمتی ز عالم فانی
1227
Zâık
[21] Rûmeli’ne azm ü avdet kıldı Hân Abdülmecîd
روم ايلينه عزم و عودت قيلدی خان عبد الـمجيد
1265
Her vakit böyle berceste mısra‘lar bulunamaz. Çünki ekseriyyâ ma‘nâ-yı murâda delâlet eden lafızların aded-i hurûfu, tarihe muvâfık düşmez. Binaenaleyh hesâbı doldurmak için haşv ü zâid lafızlar ilâve olunur. İşte bu ilâveler ne kadar makâma münâsib ve letâif-i beyâniyye vü bedîiyyeyi müştemil olur ise tarih de o kadar makbûl olur. Bu yolda söylenmiş olan tevârîh-i makbûleden dahi ber-vech-i âtî biraz misaller getirelim:

Esâmî
Tarihler
Sene


Sürûrî
Bârek-Allâh pâdişâh-ı âdil oldı Şeh Selîm
بارک الـله ثادشاه عادل اولدی شه سليم
1203


Ve-lehu
Cân-ı Şîrîn’ini verdi Ferhâd[22]
جان شيرينينی ويردی فرهاد
1204

Ve-lehu
Bahre, eyyâm-ı şitâda indi üç fülk-i cedîd[23]
بحره ايام شتاده ايندی اوچ فلک جديد
1213


Ve-lehu
Geçdi Gâlib Dede cândan yâhû
كچدی غالب ده ده جاندن ياهو
1214


Ve-lehu
Hayf kim kıldı Muhammed Beg Efendî rihlet
حيف كيم قيلدی محمد بک افندی رحلت
1219


Ve-lehu
Göçdü Müberred nısf-ı şitâda
كوچدی مبرد نصف شتاده
1219


Ve-lehu
Deyip el-hükmü li’llâh göçdü Kâdî-zâde me’vâya
ديوب الحكم لـله كوچدی قاضی زاده مأوايه
1219



Tâlib
Velâdet-i Hümâyûn
Kıldı tevellüd müjde kim Şeh-zâdemiz Abdülhamîd
قيلدی تولد مژده كيم شهزاده مز عبد الـحميد

1258
Tarih, ibtidâ, ber-vech-i meşrûh, hakîkat dâiresinde aranır ve bulunamaz ise mecâz, kinâye, telmîh ve tevriye yolu ihtiyâr olunur. Ve bu yolda bulunan tarih, ne kadar rengîn ve ma‘nâ-yı murâda delâleti ne kadar vâzıh olur ise o mertebe makbûl ü müstahsen olur. Nitekim zîrde tahrîr olunacak misallerden anlaşılır:
Esâmî
Tarihler
Sene

Sünbül
-zâde Vehbî
Tarih-i vefât-ı Kânî
Gitdi, gevher idi gûyâ o ma’ârif kânı
كتدی گوهر ايدی گويا او معارف كانی

1206

Sürûrî
Hak bu anbâr-ı cismi ede genc-i bereket
حق بو انبار جسمی ايده گنج بركت
1208

Gâlib
Döküldü kâlıb-ı makbûl-ı matbûa, dökümhâne
دوكلدی قالب مقبول و مطبوعه دوكمخانه
1209

Sürûrî
Mukayyedzâde, kayd-ı tenden ıtlâk eyledi rûhu[24]
مقيد زاده قيد تندن اطلاق ايلدی روحی
1209

Ve-lehu
Ser-pâ aşk ile sûzân iken mahv oldu Yan Mollâ
سراپا عشقله سوزان ايكن محو اولدی يان ملا
1211

Ve-lehu
Mâ-i hayvân semtine akdı Balıkpazarı’nın
ماء حيوان سمتنه آقدی بالق پازارينک
1211

Ve-lehu
Eyledi ikbâl Üçanbarlı, yeme, atlar gibi
ايلدی اقبال اوچ انبارلی يمه آتلر كبی
1211

Ve-lehu
[25] Üç gemi yol buldu, gemsiz at gibi koşdu yeme
اوچ كمی يول بولدی كمسز آت كبی قوشدی يمه
1213

Ve-lehu
At gibi birden segirdip üç gemi buldu yemin[26]
آت كبی بردن سگردوب اوچ كمی بولدی يمن
1213

Ve-lehu
Kuş gibi üç kıt’a kalyon uçdular sû-yı yeme[27]
قوش كبی اوچ قطعه قاليون اوچديلر سوی يمه
1213


Ve-lehu
Ma’den-emîni Ziyâ Paşa’nın sadâreti
Pâdişeh ma’dende buldu mührüne lâyık güher
پادشه معدنده بولدی مهرينه لايق گهر

1213


Ve-lehu

Vezâret-i Tayyâr Paşa
Evc-i a‘lâ-yı vezâretde hümâdır Tayyâr
اوج اعلای وزارتده همادر طيار

1215


Ve-lehu
Hak bu anbâr-ı bülendi ede kenzü’l-berekât
حق بو انبار بلندی ايده كنز البركات
1217

Ve-lehu
Gel oku Seyyid Süleymân rûhu için fâtiha
كّل اوقی سيد سليمان روحی ايچون فاتحه
1220

Ve-lehu
Fâtiha Osmân Efendî rûhuna
فاتحه عثمان افندی روحنه
1220

Ve-lehu
Mahfil-i adni makarr etsin Bilâl
محفل عدنی مقر ايتسون بلال
1222

Ve-lehu
Şerbeti sundı Şeker-zâde’ye, sâki-i ecel
شربتی صوندی شكر زاده يه ساقی اجل
1222

‘Ârif
Oldu ‘Adlî, Hân Mahmûd’un cülûsunda, ayân
اولددی عدلی خان محمودک جلوسنده عيان
(Mahlası, Adlî olduğu, cülûsunda meydâna çıkmıştır.)
1223

‘İzzet
Mahmûd Hân’a, Mevlâ, mülkü ede mübârek
محمود خانه مولی ملكی ايده مبارک
1223

Sürûrî
Cihândan göçdü Bülbül Hvâce, kondu adn-i a’lâya[28]
جهاندن كوچدی بلبل خواجه قوندی عدن اعلايه
1227
Hikmet
Ka’be-i huldu mekân eyleye, rûh-ı Medenî
كعبهء خلدی مكان ايليه روح مدنی
1227


‘İzzet
Sadâret-i Dervîş Paşa
Kutb-ı âlem, sâhib-i mühr eyledi, Dervîş’ini
قطب عالم صاحب مهر ايلدي درويشنی

1233


Ve-lehu
Riyâset-i Pertev Paşa
Sâye-i şâhânede aldı riyâset, Pertev’in
سايهء شاهانه ده آلدی رياست پرتوين

1242


Hakkî
Velâdet-i Hümâyûn
Fer verdi geldi âleme Şeh-zâdemiz Abdülhamîd
فر ويردی كلدی عالمه شهزاده مز عبد الـحميد

1258

Safvet
Koşdu, Gâvî-zâde’yi, gerdûne-i mevte, ecel
قوشدی كاوی زاده يی گردونى موته اجل
1265


Ve-lehu
Vefât-ı Vâli-i Mısır
Ümm-i dünyâ kocasın etdi telef
ام دنيا قوجه سن ايتدی تلف

1265


Cevdet
Cülûs-ı Sultân Abdül‘azîz
Verdi evreng-i cihân-dârîye fer, Abdül‘azîz
ويردی اورنگ جهانداری يه فر، عبد الـعزيز

1277

Bazen iki üç şâirin bir tarihde tevârüd ettikleri vardır. Zîrde muhar-rer tarihlerde olduğu gibi:
Esâmî
Tarihler
Sene
Sürûrî,
‘İzzet
Mustafa Hân’a bîat eyledi, nâs
مصطفی خانه بيعت ايلدی ناس
1222
Sürûrî,
Hikmet
Uçdu sahn-ı cinâna, Tûtî Şeyh
اوچدی صحن جنانه طوطی شيخ
1225
Sürûrî,
Hikmet,
Re’fet
Câyını adn eylesin Kadrî Beg’in, Rabb-i Kadîr
جايينی عدن ايلسون قدری بكک رب قدير
1227
Hakkî, Şinâsî
Yapdı Hân Abdülmecîd-i yem-himem, cisr-i cedîd
ياپدی خان عبد المجيد يم همم جسر جديد
1261
Bazen bir beytin mecmûu, bir tarih olur. Nitekim Sürûrî’nin 1206 senesinde söylediği
Sehm ile meydânda aldı menzili
Dikdi taş Sultân Selîm-i kâm-bîn
سهمله ميدانده آلدی منزلیديكدی طاش سلطان سليم كامبين
beyti gibi.
Ve bazen bir beytin her mısraı, birer tarih olur. Nitekim Sürûrî’nin
Kırkları, her hâlde Mevlâ muîni eyleye
Sinni kırk oldu cenâb-ı Şeh Selîm’in, bu sene[29]
قرقلری هر حالده مولی معينی ايليهسنی قرق اولدی جناب شه سليمک بو سنه
beytinin her mısraı 1215 adedine müsâvî olarak başka başka birer tarihtir.
Tarih ya tam olur ki cemî-i hurûfu, dâhil-i hesab olur. Bâlâda mezkûr tarihler gibi.
Yahut yalnız noktalı harfleri hesâb olunup tarih-i mu‘cem ve tarih-i mücevher denilir.
Ve yahut yalnız noktasız harfleri hesâb olunup tarih-i mühmel ü sâde denilir.
Tarih-i mu‘ceme misal:
Sürûrî
Bir sabi-yi Reşîd, mektebde
Etdi hatm-i tilâvet-i Furkân
Şu hadîs oldu cevherîn tarih
[30]خيركم من تعلم القرآن
1210
Sürûrî
Kerûbiyyü’ş-şşiyem Âşır Efendî, Müfti-i âlem
Ki vaktin kutbudur zât-ı şerîfi, fazl u takvâda
Sürûrî, cevher-i küllden eder tarihin istinbât
Muvaffakdır mücerred akl-ı Âşır, nakl-i fetvâda
موفقدر مجرد عقل عاشر نقل فتواده
1212
Sürûrî
Günâhı var ise afv ola, mu‘cemle dedim tarih
Nasûhî-zâde kıldı tevbe, kurb-ı Hakk’a azm etdi
نصوحی زاده قيلدی توبه قرب حقه عزم ايتدی
1218
Tarih-i mühmele misal:
Sürûrî
Hurûf-ı sâdelerle eyledim tahrîr, tarihin
Bekir Ağa, kurup sûr-ı tezevvüc, ber-murâd oldu[31]
بكر اغا قوروب سور تزوج بر مراد اولدی
1192
Tâlib
Fer verir mühr ile Gâlib gibi paşa, sadra[32]
فر ويرر مهر ايله غالب كبی ثاشا صدره
1239
Bazen mısra-ı tarihin aded-i hurûfu, birkaç nâkıs yâ ziyâde geldikte makâma münâsib ta‘miye ile zamm yâ tenzîl olunur. Böyle ta‘miye ile söylenmiş olan rengîn tarihlerden birkaç misal getirelim:
Sürûrî
Bâ’yile yazdı kalem sebt edicek tarihin
Kışlada etdi binâ Vâlide Sultân, hammâm[33]
قشله ده ايتدی بنا والده سلطان حمام
1209
işbu mısra-ı tarihin aded-i hurûfunda iki noksân olup, bâ harfinin adedi olan iki zamm ile ikmâl olunmuştur.
Sürûrî
Şekl-i gird-âb gelir fikre, yazarken tarih
Sürdü yelken kürek, a‘dâyı, Kapudân Paşa[34]
سوردی يلكن كورک اعدايی قپودان پاشا
1204
Bu mısra-ı tarihte, beş noksân olmağla şekl-i girdâbda olan ve beşe dâll bulunan “beş: 5 “ rakamı, zamm ile ikmâl kılınmıştır.
Seyyid Vehbî
Şeh-i âlem alınca Behmen’in tâcın dedim tarih
Acem’den geldi miftâh-ı Revân, Bâb-ı Hümâyûn’a
عجمدن كلدی مفتاح روان باب همايونه
1137
Bu mısra-ı tarihin iki ziyâdesi vardır. Behmen’in tâcı yani harf-i evveli olan bâ harfinin ahz ü tenzîli ile tesviye olunmuştur.
Sürûrî
Dil-i kân reşk ile kopdukda dedim tarihin
Aldı mührü, keremin ma’deni,Yûsuf Paşa[35]
آلدی مهری كرمک معدنی يوسف پاشا
1213
Bu mısra, Ma‘den Emîni Yûsuf Paşa’nın sadâreti tarihi olup, bir ziyâdesi vardır. “Kân”ın kalbi olan elifin tenzîli ile tesviye kılınmıştır.
Bazen bir mısraın aded-i hurûfu, murâd olan senenin tamâm iki katı olup dü-tâ denilir. Tarih-i tâmm gibi makbûl değildir. Fakat bir mısraın her nısfından birer tarih çıkar ise musanna‘ ve makbul bir tarih olur. Nitekim Sürûrî’nin
Bir cum’a gün şevket ile Sultân Osmân oldu şâh[36]
بر جمعه كون شوكت ايله سلطان عثمان اولدی شاه
mısraı, iki tarihi müştemildir. Şöyle ki “Bir cum‘a gün şevket ile” ibâresinin aded-i hurûfu 1168 olarak Sultân Osmân’ın cülûsuna tarih olduğu gibi, “Sultân Osmân oldu şâh” cümlesi dahi başkaca bir tarihtir.
Kezâlik mısra-ı tarihin hurûf-ı mu’ceme ve mühmelesinden birer tarih çıkar ise tevârîh-i musannaadan ma‘dûd olur. Nitekim Sürûrî’nin
Muvaffaksın Sürûrî mu‘cem ü mühmel dû tarihe
Murabba‘ vefk-ı kişver Mustafâ Hân’dır mekârimle[37]
مربع وفق كشور مصطفی خاندر مكارمله
beytindeki mısra-ı tarihin hurûf-ı menkûtası, 1222 olup sâde hurûfu dahi o kadar olmağla ikisi dahi Sultân Mustafâ-yı Râbi’in cülûsuna birer tarihtir.
Tevârîh-i musannaanın envâ-ı kesîresi vardır. Ezcümle birisi de bu-dur ki bir beytin iki mısraı, birer tarih olduğu hâlde her mısraının âhâd ü aşerât ve mieti, yekdiğere müsâvî oldukda, nakl-i yek-dîger usûlü ile altı tarih daha peyda olur. Nitekim 1216 senesinde Mısır’ın, Fransa Cumhûru yedinden istihlâsına tarih olmak üzre Sürûrî’nin söylediği
Rezm ile İslâmiyân bozdu France ceyşini
Eyleyip Cumhûr’u nâ-bûd, aldı Mısr’ı Şeh Selîm[38]
رزمله اسلاميان بوزدی فرانجه جيشنیايليوب جمهوری نابود آلدی مصری شه سليم
beytinden minvâl-i meşrûh üzre sekiz vech ile tarih çıkar.
Tevârîh-i musannaanın bir nevi de ihrâc ve idhâl usûlüdür. Nitekim 1142 senesinde Eşref Hân-ı Efgânî, asâkir-i Osmâniyye ile vukû bulan muhârebesinde münhezimen firâr etdikde tarih-i musanna‘ olarak, Müştâk,
[39]اشرف از تيغ پادشاه گريخت
mısraını söylemiştir. Hesâbı bu vech iledir ki تيغ پادشاه terkîbinin aded-i hurûfu 1723 olup, andan اشرف isminin adedi olan 581 tarh olundukta 1142 kalır. Kezâlik 1144 senesinde vâki olan musâlahaya tarih olmak üzre Mesrûd Hân
[40]جدل رفت از ميان شهرياران اتحاد آمد
demiştir. Hesâbı bu vech iledir:
شهرياران (767) - جدل (37) = 730 + اتحاد (414) = 1144
Tevârîh-i musannaanın bir nevi dahi lafzen ve ma‘nen tarihi müştemil olan mısra yahut beyittir. Zîrdeki tarihler gibi:
Esâmî
Tarihler
Sene
Hâşimî
Hân Muhammed eyledi dâd ile bin üçde cülûs
خان محمد ايلدی داد ايله بيک اوچده جلوس
1003
Hâdî
Bâkî Efendî gitdi ukbâya bin sekizde
باقی افندی كتدی عقبايه بيک سكزده
1008
Hâşimî
Yol oldu Üsküdar’a bin otuzda Akdeniz dondu[41]
يول اولدی اسكداره بيک اوتوزده اق دكز طوكدی
1030

Lâ-edrî
Sadr-ı âlî aldı bin yüz birde Erdel mülkünü
صدر عالی الدی بيک يوز برده اردل ملكنی
1101
Lâ-edrî
Bin yüz onda buldu dünyâ râhat-ı sulh u salâh
بيک يوز اونده بولدی دنيا راحت صلح و صلاح
1110
Sürûrî
Bin iki yüz on altıda alıp Mısr’ı be-nâm olduk[42]
بيک ايكييوز اون التيده الوب مصری بنام اولدق
1216
Sürûrî’nin
Bin iki yüz on sekizde sâniyen
Oldu İsmet Beg Efendî sadr-ı Rûm[43]
بيک ايكيوز اون سكزده ثانيااولدی عصمت بک افندی صدر رومbeyti dahi bu kabildendir.
[1] Sözkonusu terkip, şu kıt’ada yer almaktadır:
چراغِ اهلِ معنی خواجه حافظكه شمعی بود از نور تجلّیچو در خاکِ مصلّی دفن گرديدبود تاريخِ او خاکِ مصلّی
“Tecelli nurundan bir mum ve mana ehlinin çerağı olan Hâce Hâfız, Musallâ topra-ğında defnedildiğinde, (ölüm) tarihi Hâk-i Musallâ (791) idi.” Reyhânetü’l-edeb, II, 15.
[2] “...Güzel bir memleket...” Kur’ân, 34/15.
[3] “Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder.” Kur’ân, 48/3.
[4] “...Oraya giren emniyette olur...” Kur’ân, 3/97.
[5] “Öyle bir cami ki! Yapanın ömrü uzun olsun!”
[6] “Mutlu Sultan Selim, padişah oldu.”
[7] “Öyle bir kale ki! Yapanın ömrü uzun olsun!”
[8] “Sütunları güzel olan bir mescid.”
[9] Azmîzâde Hâletî, Dîvân, s.203.
[10] Nâbî Dîvânı, I, 202.
[11] Dîvân-ı Vehbî, İbtidâ-yı tevârîh bölümü, s.15.
[12] “Sultanımız Abdülhamid, Darülkütüb’ü bina etti.”
[13] Dîvân-ı Sürûrî, s. 243.
[14] Dîvân-ı Sürûrî, s. 266.
[15] Dîvân-ı Sürûrî, s. 266.
[16] Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s.351.
[17] Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s.351.
[18] Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s.351.
[19] Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s.351.
[20] “Rahmetî, fani dünyadan göçtü.”
[21] Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s.351.
[22] Dîvân-ı Sürûrî, s.306; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s.351.
[23] Dîvân-ı Sürûrî, s.37.
[24] Dîvân-ı Sürûrî, s.303.
[25] Dîvân-ı Sürûrî, s.200.
[26] Dîvân-ı Sürûrî, s.200.
[27] Dîvân-ı Sürûrî, s.200.
[28] Edebiyat Lügatı, s.147.
[29] Edebiyat Lügatı, s.147.
[30] “Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenendir.” Keşfü’l-hafâ, I, 393. Bu tarih için bk. Dîvân-ı Sürûrî, s.269.
[31] Dîvân-ı Sürûrî, s.141. Bu beyit, Ş’de yoktur.
[32] Edebiyat Lügatı, s.147; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s.354.
[33] Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s.355.
[34] Dîvân-ı Sürûrî, s.65.
[35] Dîvân-ı Sürûrî, s. 65; Edebiyat Lügatı, s. 148; Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 354.
[36] Dîvân-ı Sürûrî, s. 165; Edebiyat Lügatı, s. 37, 147.
[37] Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 358.
[38] Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 357.
[39] “Eşref, padişahın kılıcından kaçtı.” Edebiyat Bilgi ve Teorileri, s. 356.
[40] “Padişahların arasından cedel gitti, ittihad geldi.”
[41] Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, s. 506.
[42] Edebiyat Lügatı, s. 147.
[43] Dîvân-ı Sürûrî, s.89.

15 Mayıs 2008 Perşembe

Fasih Ahmed Dede, Farsça Divançe


Ali Fakri'nin Hâfız'ın Bir Gazeline Yazdığı Nazire

Ali Fakrî’nin, Hâfız-ı Şîrâzî’nin bir gazeline yazdığı Farsça nazire ve tercümesi

صَاحَ الصَّبَاحُ قُومُوا يَا اَيُّهَا السُّکَارَا
مَلوُّا مِنَ الْمُدَامِ جامِ جهان نما را

ساقی بمن رها ده زآن بادهء دل افروز
هوشم بدوشم افکن دل را به دلربا را

أَکْرِمْ عَلَیَّ عَشْقَک زِدْ فِی الْفُؤَادِ شَوْقَک
حَتَّی أَرَی بِقَلْبِی آن وَجهِ بِی بها را

دَاوَيْتَنِی بِدَاءٍ لَيْسَ لَهُ دَوَاءٌ
دردت دوایِ دل شد جانا بـهل دوا را

پروانگانِ شمعت سوزند ولی نميرند
آبِ حياتِ عشقت افنا کند فنا را

هَبَّتْ رياحِ وحدت رفت از ميان چو کثرت
يک رو همی ببينم اغيار و آشنا را

خواه از نجوم و کوکب خواه از شموسِ فانوس
يک شعله است فروزان امکان کجا مسا را

هرجا نظر بکردم مهرِ رُخت بديدم
جَلَّ جَلاَلُک ای دوست شستم ز دل سوا را

فقری بتو که آموخت اين طرزِ هم زبانی
همچون حزين سرايی اين نظمِ خوش ادا را

“Sabah dedi ki ey sarhoşlar, cihanı gösteren kadehin şarabından bıkanlar, kalkın!

Ey sâkî! O gönül ferahlatan şaraptan beni kurtar; aklımı arkama at, gönlümü de gönül çalana ver.

Aşkınla bana ikramda bulun, kalbimdeki şevki artır da kalbimde o değeri biçilmez yüzü göreyim.

Sen beni dermanı olmayan bir derde düşürdün. Senin derdin gönlün devâsı oldu. Ey can, devâdan vazgeç.

Senin mumundaki pervâneler yanar, fakat sönmezler; aşkının hayat suyu, fenâyı yok eder.

Vahdet rüzgârları esip kesret ortadan kalkınca, yârı da ağyârı da tek yüz olarak görüyorum.

İster yıldızlardan, ister gökkubbedeki güneşlerden olsun, parlayan tek bir ışık vardır; akşamın gücü buna yeter mi?

Ey şânı yüce olan Allah! Nereye baktıysam senin kudretinin tecellîsini gördüm. Ey şânı yüce olan Dost! Gönlümden senin dışındakileri çıkarıp attım.

Ey Fakrî! Bu aynı dilden konuşma tarzını, böyle hüzünlü şiir söylemeyi, bu hoş edâlı şiir nazmetmeyi sana kim öğretti?”

6 Mayıs 2008 Salı

Gani-yi Keşmiri'nin Bazı Beyitlerinin Tahirü'l-Mevlevi Tarafından Şerhi

GANİ-Yİ KEŞMÎRÎ’NİN BAZI BEYİTLERİNİN
TÂHİRÜ’L-MEVLEVî TARAFINDAN ŞERHİ
[1]
Mehmet ATALAY
Hicrî on birinci [milâdî on yedinci] yüzyıl içinde yaşadığı ve Ziya Paşa’nın Harâbât’ında bazı şiirleri yer aldığı halde Osmanlı edebiyat semasında yeterince tanınmayan bir irfan yıldızını tanıtmaya çalışacağım. Söz etmek istediğim bu doğulu şair Gani-yi Keşmîrî’dir. Öğrencilerinden Müslim adlı bir şair tarafından düzenlenerek 1288’de Hindistan’ın Kanpur beldesinde basılmış olan Divan’ının mukaddime ve hatimesinden anlaşıldığına göre Ganî, Keşmir’de doğup büyümüş, tahsilini tamamladıktan sonra Şeyh Muhsin-i Fânî adlı zata intisap ederek tasavvufa girmiş, müritler arasında temayüz etmekle birlikte, şeyhinin de bazı müşküllerini halletmiş, mahlasının gösterdiği 1060 tarihinde[2] şiir söylemeye başlamış ve 1079 yılında vefat etmiştir. 19 yıl zarfında nazmettiği beyitlerin tamamı yüz bin beyitten ibaret olup, bunlardan iki bin beyti seçerek kalanını suya atmıştır. Ganî’den bir yıl kadar önce vefat eden Sâib-i Tebrîzî, Ganî ile görüşmek üzere Keşmir’e kadar seyahat ederek Divan’ından iki yüz beyti seçme şiirler mecmuasına kaydetmiş, hatta “Bütün şiirlerim Ganî’nin olsaydı da onun
حسن سبزى بخط سبز مرا كرد اسير
دام همرنگ زمين بود گرفتار شدم
beytini ben söylemiş olsaydım” demiştir.
Ganî, isminin müsemması ve dervişlik gereği olarak kalp zenginliğine sahip ve istiğna yoluna giren bir kişi olup, kimseye yüzsuyunu dökmemiştir.
سعی روزى بر نمى دارد مرا از جاى خويش
آب رو چون شمع می ريزم ولی بر پاى خويش
beytiyle yüce himmetli bir kişi olduğunu ima etmiştir.
Ününü işiten Hint padişahı, kendisinin payitahta getirilmesi için Keşmir hakimi Seyf Han’a bir ferman göndermiş, o da şairi çağırarak fermanı tebliğ etmiş, fakat zengin kalpli şair gitmek istememiş, “Padişaha benim için delidir diye cevap yazın” demiştir.[3] Hakimin, “Akıllı bir adam hakkında nasıl deli diyeyim” sorusuna karşı, üstünü başını yırtarak delilik emareleri göstermiş, üç gün sonra da vefat etmiştir. Şu kıt’alar onun vefat tarihi hakkındadır:
از فوت غنی گشت كه و مه غمگين
هركس شده در ماتم او خاک نشين
تاريخ وفاتش ار پرسند بگو
پنهان شده گنج هنرى زير زمين
[4]1079

دوش به من گفت قائلی كه غنی مرد
قلت اسكت انت لست ذكيا
اهل دل اى بي خبر به مرگ نميرند
كيف يموت الذى يكون نقيا
نيست وفاتش جز انتقال مكانى
كان تقيا و طاهرا و نقيا
زندگى ديگر است مرگ عزيزان
مرد ولى عند من يكون عميا
دل ز خرد سال رحلتش چو طلب كرد
قال لنا ان نقول (حى غنيا)
[5]1079

چو دادش فيض صحبت شيخ كامل محسن فانى
غنی سر حلقه اصحاب او در نكته دانى شد
تـهى چون كرد بزم شيخ را گفتند تاريخش
كه آگاهى سوى از دار البقا فانى شد
[6]1079
Divanını toplayan öğrencisi, yazdığı mukaddimeye şöyle son veriyor:

چون اين هيچمدان كج مج زبان به جناب آن مغفور نسبت شاكردى داشت و از صحبت دائميش علم مفاخرت مى افراشت، خواستم كه به اتفاق خادم الفضلاء ملک الشعراء سر حلقهء شاكردان رشيد (ملک شهيد) به تدوين ديوان سحر بيانش حق شاكردى به تقديم رسانم و به شاكردى او خود را استاد عالمى گردانم و قصد آن كردم كه بيت بيت و مصرع و مصرعش از هر جا به هم رسانيده به صورت ديوانى جمع آرم و اين ريزه هاى خوان احسانش در صفره اخلاص بگذارم كه هركس ازين نعمت روحانى بـهره بر دارد آن مغفور را به فاتحهء خيرى ياد آورد و مرا نيز محروم نگذارد.
”Hiçbir şey bilmeyen ve yeni konuşmaya başlayan çocuklar gibi çat pat söyleyen ben, söz konusu merhumun öğrencilerinden olmakla iftihar ederdim ve öğrencilerinin reisi olan, fazılların hadimi ve şairlerin meliki Melik-i Şehid’in yardımıyla üstadımızın divanını derlemek ve bu suretle öğrencilik hakkını ifa etmek, bir de onun öğrencisi olmakla âlemin üstadı olduğumu göstermek istedim. Binaenaleyh üstadın eserlerinden beyit beyit ve mısra mısra toplayıp divan haline getirdim ve irfan sofrasının döküntülerini ihlas sofrası üzerine biriktirdim. Artık şu ruhani nimetlerden faydalananlar, adı geçen merhum zatı hayır dua ile yad ve ruhunu bir fatiha ile şad etsinler, bu arada beni de mahrum bırakmasınlar.”
Ganî’nin divanının başında bulunan bir gazeli buraya alıyor ve tercüme ediyorum:
Gazelin vasf-ı nisâü’l-hisân yani güzel kadınların vasfı hakkında söylenen sözlerden ve aşkla ilgili konulardan oluşması gerekirken, -Nâcî merhumun dediği gibi- “Şairlerin çoğu buna uymayarak gazel ile hiç ilgisi olmaması gereken siyasî konulara varıncaya kadar her türlü fikre gazelde yer vermişlerdir. Meselâ sekiz beyitli bir gazelde sekiz çeşit fikir görülür. Böyle gazellerin beyitleri, gazete nüshalarının içerdiği çeşitli bentlere benzer. O fikirler bazen birbirine zıt da olur. Demek ki şair, gazelde matlaın kafiyeli oluşuyla, kafiyeden başka bir şeyi gözetmeye lüzum görmüyor. Vezin ve kafiyenin akışına uyarak aklına geleni yazıyor.
Beyitleri arasında manevî ilgi bulunmamak üzere yazılan gazellere yek-âhenk adı verilmiştir. Bir gazelin bütün olarak kabul görmesi için, ya yek-âhenk olması, ya da beyitlerinin içerdiği fikirler yek-âhenk denilecek derecede birbirine yakın bulunması gerekir. Meselâ Nedîm’in
Nâz olur dem-beste çeşm-i nîm-hâbından senin
Şerm eder reng-i tebessüm la‘l-i nâbından senin[7]
gibi nazik bir matla ile müveşşah olan gazelinde, hitabı zahide çevirerek:
Zâhidâ ma‘zûr tut cildinde sıklet var biraz
Gilzetin fehm olunur hacm-i kitâbından senin[8]
diyeceği kimin aklına gelir?
Yine aynı şairin,
La‘l-i nâbın çâşnî-senc-i itâb etmez misin
Lutfedip kahr ile olsun bir cevâb etmez misin[9]
matlaından sonra,
Kâmetin seyr eyle insâf et o bâlâ mısraı
Zâhidâ sen şâir olsan intihâb etmez misin[10]
demesi de pek münasebetli değilse de tabiata yukarıdaki kadar ağır gelmez. Gazelin her beytinde başka bir şeyden dem vurmak marifeti bize Acem şairlerinden intikal etmiştir. Arap şairleri gazeli yek-âhenk şekilde söylerler. Onları takip etmeliydik.”[11]
Muallim Nâcî merhum bu hususta yerden göğe kadar haklıdır. En eski şairlerden en yenilere kadar, üstadların eserlerinden öğrencilerinkine kadar hemen hemen her gazelin beyitleri arasında manevî ilgi nâdiren bulunur. Bu yüzden, şairlerin divanlarından yapılacak seçmelerde, seçme beyitleri almak gerekir.
Bir ihtiyaca dayanarak ben de Ganî divanındaki birinci gazelde bulunan yedi beyti ayrı ayrı birer müfred kabul ederek tercüme ve izah etmeye çalışacağım:
جنونى كوكه از قيد خرد بيرون كند ما را
كنم زنجيرپاى خويشتن دامان صحرا را
[12]
“Bizi akıl kaydından azade bırakacak bir cezbe nerede ki onun tesiriyle sahra eteğimi ayağıma zincir yapayım, yani şehirden fırlayıp kırda, ovada oturayım.”
Sufiyye ile mutasavvıf[13] geçinen şairlerin ıstılâhında aşkın eseri olan cezbeye cünûn denilir. Divanlarda cünûnu öven sözler ve sahibinin onunla nitelendiğini gösteren ifadeler görülür. Meselâ Râgıb Paşa [öl. 1176/1763]:
Ne hükm-i zâbıt ı örfî, ne zabt-ı hâkim-i şer‘î
Cünûn iklîmini seyr eyleyenler râhatın söyler[14]
dediği gibi, Fuzûlî de
Penbe-i dâg-ı cünûn içre nihândır bedenim
Diri oldukça libâsım budur ölsem kefenim[15]
itirafında bulunur.
Bu kelimeden cezbî ve aşkî gibi yapılan cünûnî ism-i mensubu, mahlas olarak da kullanılmıştır. Nitekim Bursa Mevlevihanesinin ilk şeyhi Ahmed Dede merhumun mahlası Cünûnî’dir. Şeyh Gâlib [öl. 1213/1798-9] de eşsiz ve ünlü eserinde Hüsn ile Aşk’ı okutan hâceye Molla Cünûn adını vermiş ve bunu
Hep dersleri rızâ vü teslîm
Mollâ-yı cünûn pîr-i ta‘lîm[16]
beytiyle anlatmıştır.
Kayd-ı hıred, akıl bağı ve hareketleri kontrol eden anlamındadır. Serbest kalmak isteyen şairler, kendilerine ayak bağı olan bu kayıttan kurtulmak isterler.
Düşüp deşt-i cünûna akl ü dânişden berî oldum
Sevip bir serv-i âzâdı anınçün serserî oldum[17]
diyebilenlere gıpta ederler, hatta cünûn’dan dolayı çölde gezen Mecnûn-i Âmirî’ye
Elemin Kays’a kıyâs etme dil-i mahzûnun
Yoğ idi aklı ne derdi var idi Mecnûn’un[18]
ve
لذت ديوانگى در سنگ طفلان خوردن است
حيف مجنون را از آن عمرى كه در هامون است
[19]
şeklinde kıskanarak taş atarlar.
Marifet erbabı, ancak kavranabilecek şeyleri idrâk edebilen aklı, ilerisi için ikâl yani ayak bağı olarak algılamış, hatta son derecede akıllı oluşu
اندرون بحث ار خرد ره بين بدى
فخر رازى راز دان دين بدى
[20]
beytiyle âriflerin efendisi Mevlânâ’nın da takdir ettiği Fahreddin-i Râzî [öl. 606/1209] gibi akıllı ve faziletli bir kişi,
نـهاية اقدام العقول عقال[21]
gerçeğini söyleyivermiştir.
Mevlânâ şöyle der:
هرچه گويم عشق را شرح و بيان
چون به عشق آيم خجل باشم از آن

عقل در شرحش چو خر در گل بخفت
شرح عشق و عاشقى هم عشق گفت
[22]
“Aşkı tarif için ne söylemiş olsam, aşk zevkini hissettiğim gibi söylediklerimden utanırım.
Akıl, aşkın şerh ve izahı yolunda çamura saplanmış eşek gibi kımıldayamaz bir haldedir. Aşkı da aşıklığı da anlatacak, yine aşkın kendisidir.”
Buna dayanan sülûk erbabı, akıl bağına bağlanıp kalmak istemez.
چو عشق آمد هلاک اى عقل بگريز
نه مرد آتشى اى پنبه بر خيز
“Aşk gelince ölüm geldi demektir. Ey akıl! Savuş. Sen, ateş ehli değilsin, pamuk gibisin. Binaenaleyh sıvış.” diyerek ondan kurtulmak, cezbenin büyük kanatlarıyla aşk fezasında uçmak isterler.
İşte Gani-yi Keşmîrî’nin:
جنونى كو كه از قيد خرد بيرون كشد ما را
temennisi bu maksada dayanır. Ve Şeyh Gâlib’in dediği gibi,
Bundan ilerisi hayretindir[23]
Sahranın eteğini ayağına zincir yapmak, şehrin akılları karıştıran gürültüsünden kaçmak, yalnızlık âleminde kalb huzuru ile ibadet etmek manasınadır. Buna tarikat erbabı arasında halvet ve uzlet denir. Mesnevî’de şöyle buyurulmuştur:
قعر چه بگزيد هر كه عاقل است
زانكه در خلوت صفاهاى دل است

ظلمت چه بِه ز طلمتهاى خلق
سر نبرد آنكس كه گيرد پاى خلق

خلوت از اغيار باشد نى ز يار
پوستين بـهر دَى آمد نى بـهار
[24]
“Aklı başında olan, bir kuyu dibini halvethane edinir. Çünkü halvette kalb temizliği hasıl olur.
Kuyunun karanlığı halkın zulmet ve kesafetinden hayırlıdır. Avamın peşine takılıp giden, bu yolda başını kurtaramaz.
Fakat halvet, yâra karşı değil, ağyâr için olur. Nitekim kürk, bahar mevsiminde değil, kışın giyilir.”
Sahranın eteğini ayağına zincir yapmakta latif ve şairane bir tezat olmakla birlikte, yer geniş ve herhangi bir engel bulunmadığı halde bir köşede oturup heva ve hevese karşı gelmek anlamı da vardır.
Selmân-ı Sâvecî [öl. 777/1377] ve Nâsır-ı Buhârî [öl. 784-90/1382-88] tarafından Dicle’nin coşmasını tasvir etmek üzere söylenip “Bu sene Dicle’nin acayip ve mestane bir akışı var ki ayağı zincirli, ağzı köpüklü bir deliyi andırıyor” manasını ifade eden
دجله را امسال رفتارى عجب مستانه بود
پاى در زنجير و كف بر لب مگر ديوانه بود
[25]
beytinde ardarda akıp giden coşkun ve köpüklü dalgalar, halkaları birbirine bağlı zincire benzetilmiştir.
Nedîm’in
Ne hâlettir sana baktıkça ey cû! Ömrüm eksilmez
Meğer zencîr-bend-i pây-i ömr-i pür-şitâbımsın[26]
beytinde ise o akan dalgalar
بنشين بر لب جوى و گذرِ عمر ببين
[27]
mısraının anlamının tersine olarak, süratli olan ömrün ayağına takılıp akışı durdurulmuştur.
جنونى كوكه از قيد خرد بيرون كند ما راكنم زنجيرپاى خويشتن دامان صحرا را
beytini, divandan istinsah ettiğim sırada nasılsa birinci mısraı yazarken bir yanlışlık yapmışım, vezin ile şekil ve muhtevayı bozmayacak şekilde yazıldığı şekilde açıklamaya çalışmışım. Daha sonra farkına vardığım hatayı, beytin doğru şeklini yazmak suretiyle tashih ediyorum. Metin ve anlamı şöyle olmalıdır:
جنونى كوكه از قيد خرد بيرون كشم پا را
كنم زنجيرپاى خويشتن دامان صحرا را
“Hani öyle kuvvetli bir cezbe ki onun etkisiyle akıl ayak bağından ayağımı kurtarayım da sahranın eteğini kendime ayak bağı yapayım.”
به بزم مَى پرستان محتسب خوش عزتى دارد
كه چون آيد به مجلس شيشه خالى مى كند جا را
[28]
“Sarhoşların meclisinde ihtisab ağasının büyük bir itibarı vardır: O, meclise gelince şişe saygıyla kalkıp yerini boş bırakır.”
Şöyle de tercüme edilebilir:
“Sarhoşların meclisinde ihtisab ağasının büyük bir itibarı vardır. Çünkü şişe ortaya çıkınca muhtesib kalkıp savuşur.”
Muhtesib, bizde yakın zamanlara kadar şehremaneti, belediye başkanlığı işlerde istihdam edilen ve ihtisab ağası denilen memurdur.
Muhtesib, ihtisab lafzındandır. İhtisab ise intisab vezninde bir kişinin işlediği kötü fiili beğenmeyip yasaklamak manasınadır. Maksat, şu işi niçin şöyle yaptın diye sorgulamaktır.
İçkinin yasaklanması ve kullananların tedip edilmesi muhtesiplerin görevi olduğu için, muhtesipler şairlerin tarizine uğramışlardır. Meselâ İran’ın ünlü şairlerinden Sa‘dî [öl. 691-4/1291-4] ile Hâfız [öl. 791/1388] şöyle derler:
قاضى ار با ما نشيند بر فشاند دست را
محتسب گر مَى خورد معذور دارد مست را
[29]
“Kadı, bizimle otursa sevincinden el çırpmaya başlar. Muhtesib, içki içse, tabii ki sarhoşu mazur görür.”
محتسب خم شكست و من سر او
سِنّ بِالسِّن و الجُرُوحُ قِصاص
[30]
“Muhtesip, şarap küpünü kırdı. Ben de onun kafasını kırdım. Nitekim diş mukabilinde diş kırılır ve yaraya aynı şekilde kısas icra edilir.”
Sa‘dî’nin
محتسب را درون خانه چه كار
[31]
“Muhtesibin ev içinde ne işi var?” sözünden, muhtesiplerin terbiye etmek için evlere giremediği ve mesken hürriyetine eskiden de riayet edildiği anlaşılıyor.
Şişenin yerini boş bırakması, muhtesibin meclise gelmesi üzerine içki içenler tarafından saklanılmasından, muhtesibin itibarlı olması da hem memuriyet sıfatı, hem de sertliği dolayısıyla o meclise yabancı olmasından ve hafife alınmasından kinayedir.
Zevk ve ilim erbabından oluşan bir irfan meclisinde sevinç veren bir muhabbet cereyan etmekte iken, ağır canlı ve ham ruhlu bir adamın içeri girmesiyle meclisin sıcak neşesinin bozulacağını ve o can sohbetinin, marifete yabancı olan berikinden gizli tutulacağını Gani-yi Keşmîrî bu beyitle anlatmak istiyor.
اگر شهرت هوس دارى اسير دام عزلت شو
كه در پرواز دارد گوشه گيرى نام عنقا را
“Meşhur olmak istiyorsan inzivayı seç. Çünkü ankanın ismini uçuran, kendisinin köşede oturmasıdır.”
Anka ve anka-yı muğrib, ismi var cismi yok bir kuşun adıdır ve o kuşa Farsçada si-murg ve si-reng denir.
Arapların anka, Acemlerin simurg dedikleri bu hayali kuşa bizde zümrüdüanka adı verilmiş ve o adla birçok masalda zikredilmiştir. Anka kuşu, gayet müstağni ve Kaf dağındaki yuvasında münzevi imiş. Bu yüzden
Çok mudur ankâ-yı istiğnâya olsa âşiyân
Kulle-i kâf-ı kanâattır külâh-ı Mevlevî[32]

Benim Tâhir penâhım âstân-ı Hazret-i Hak’dır
Sığınmış Kâf’a müstağnî iken ankâ-yı istiğnâ[33]
gibi beyitlerde Kâf ve istiğna kelimeleriyle birlikte zikredilir.
Şark hayali, bu kuş hakkında tuhaf tuhaf efsaneler icad etmiştir. Meselâ Firdevsî’nin [öl. 411-6/1020-5] Şâhnâme’si okunursa görülür ki Rüstem’in babası Zâl doğduğu zaman ak saçlı ve buruşuk yüzlü olduğu için babası Nerîmân kızmış, bebeği götürüp bir dağın başına atmış. O dağın zirvesinde yuva yapan simurg, çocuğu görüp acımış, yuvasına götürerek yavrularıyla birlikte büyütmüş; çocuk da beşer lisanı yerine kuş dilini öğrenmiş. Sonra simurg, kanadından üç tüy koparıp ona vermiş, başı sıkışınca onlardan birini yakmasını tavsiye ederek babasının yanına göndermiş.
Saçının rengi ve yüzünün buruşukluğundan dolayı Zâl, yani kocakarı adını alan bu çocuk, pazı gücüyle her şeye galip geldiği halde, karısının doğum esnasında çektiği ıstıraba çare bulmakta aciz kalmış. Rüstem-i Dastani’yi malum yerden değil, anasının karnından çıkarmış. Kanadıyla meshederek karnındaki yarığı yapıştırmış.
Rüstem ile İsfendiyar arasındaki savaşta Rüstem, birçok yerinden yaralanarak İsfendiyar’ın saldırıları karşısında aciz kalmış. O gece tüylerden biri yakılıp simurg çağırılmış ve bu hale bir çare bulması rica edilmiş.
Simurg bir kanat vuruşuyla Rüstem’in yarasını kapatmış, daha sonra da hayali kahramanı arkasına alarak Sistan’dan Çin’e götürmüş. Çin denizi kenarındaki bir ağaçtan bir dal alarak çatal şeklinde bir ok yaptırmış ve bu oku İsfendiyar’ın gözlerine atmasını tenbih ederek Rüstem’i yine Sistan’a getirmiş. Ertesi gün Rüstem o çatal okla İsfendiyar’ı gözlerinden vurup öldürmüş. Kendisi de 400 yaşında olduğu halde Kabil’de kardeşi Şağad’ın kazdırdığı gizli bir kuyuya düşüp kurtulduktan ve Şağad’ı attığı okla helâk ettikten sonra ölmüş.[34]
Ferid Bey, Âsâr-ı Edebiyye Tedkîkâtı Dersleri’nde anka hakkında şöyle der: “Hayali bir kuş. Anka lafzı, boynu uzun manasına gelen a‘nak kelimesinin müennesidir. Dört ayaklı cinsinden olan hayvanların hem erkeğine, hem dişisine dâbbe denildiği gibi, bu kuşun da erkeğiyle dişisine anka denir. Bundan dolayı sıfatı olan muğrib kelimesi te’nis edilmez. Anka hakkında birçok rivayet vardır. Bunlardan en meşhuru şu iki rivayettir: Ashâbü’r-ress’in (Semud kavmi) bulunduğu Demc adlı bir dağ varmış. Bu dağa ara sıra rengarenk tüylerle süslü, yüzü insan yüzüne benzer, boynu gayet uzun, kendisinde her hayvandan bir alâmet bulunan büyük bir kuş gelir, oradaki vahşi hayvanları ve kuşları avlayıp garba doğru uçarmış. Bundan dolayı Araplar, bu kuşa mimin ötresiyle ankâ-yı muğrib demişler. Bu kuş, o bölgede ne kadar hayvan varsa birer birer alıp götürmüş. Hayvan kalmayınca sıra çocuklara gelmiş. Bunun üzerine ashâbü’r-ress, peygamberlerine şikâyet etmiş, peygamberlerinin duasıyla ankanın hem kendisi, hem de takipçileri ve nesli yıldırımla helâk edilmiş.”[35]
Ünlü olmak isteyenlerin inziva etmelerinin gereğine dair olan fikrini Gani-yi Keşmîrî, diğer bir gazelinde de şöyle teyit ediyor:
نگردد شعر من مشهور تا جان در تنم باشد
كه بعد از مرگ آهو ناقه بيرون می دهد بو را
“Ben hayatta bulundukça şiirim meşhur olmayacaktır. Nitekim ceylan ölmeyince misk göbeğinin kokusu çıkmaz ve meşhur olmaz.”
Anka kelimesi Doğu edebiyatında yok yerinde kullanılır. Acizaneme ait olan şu kıt’ada olduğu gibi:
Safha-gerdâni-yi kâmûs-i hakîkat etme
Bulamaz câ orada nükte-i bî-cây-ı vefâ

Ona ferheng-i tahayyülde bu ma‘nâ yaraşır
Mürg-i ankâ demedir, hall-i muammâ-yı vefâ
Eski Mevlevi ariflerinden Sıdkî Dede’nin “Vücutsuzluk bana şöhret feyzi vermiştir. Galiba Kaf şehrinin ankasıyım ki yokluğumdan dolayı varım” anlamındaki
مرا دادست فيض بى وجودى نامداريها
مگر عنقاى قاف اشتهارم نيستم هستم
[36]
beyti de konu dolayısıyla hatırlanacak arifane fikirlerdendir.
به بزم مَى پرستان سركشى بر طاق نه زاهد
كه مى ريزند مستان بى محابا خون مينا را
“Zahid! İçki içenlerin meclisinde kafa tutmayı bırak. Çünkü sarhoşlar, çekinmeden sürahinin kanını dökerler.”
Zahid, aza kanaat eden, müttaki ve sakınan kişi demektir. Nitekim müttaki zatlardan Şakîk-i Belhî hazretleri, kendisine, “Zahid Şakîk sen misin?” diye soran Bağdad halifesine, “Şakîk benim, ama zahid sensin” Çünkü değersiz bir varlık olan bu dünyaya kanaat etmişsin” cevabını vermiştir.
Şairler ve meşayıh ıstılâhında, kuru sofu, yani hem cahil hem kaba sofu olanlara zahid denilir. Bunlar
Hem eder ta‘na tahammül, hem olur ser-cünbân
Zâhide har mi desem, ya buz-i Ahfeş mi desem[37]

Zâhid bu rütbe sıklet-i tâc ü kabâ ile
Uçmak ümîdi etmez idi ebleh olmasa

Zâhid! Bu bürûdetle eğer dûzaha girsen
Bir lüle duhan yakma âteş bulamazsın[38]
tarzında şairlerin kınamasına ve
Zâhid bize ta‘n eyleme Hak ismin okur dilimiz
Sakın efsâne söyleme Hazrete varır yolumuz

Erenlerin çoktur yolu Cümlesine dedin belî
Ko desinler bize deli O sudan yeğdir dilimiz[39]
şeklinde dervişlerin serzenişine maruz kalmışlardır.
Ganî’nin diğer bir gazelinde bulunan “Haysiyet ve şerefi olmayan zahid, deniz kenarına gidecek olsa kuru zühdünün etkisiyle denizin dalgaları, hasır örgüleri halini alır” anlamındaki
زاهد بى آب رو گر لب دريا رود
مى شود موج حصير از زهد خشكش موج آب
beyti de latif ve şairane bir tarifi içerir.
Hâfız’ın
زاهد ظاهر پرست از حال ما آگاه نيس
تدر حق ما هر چه گويد جاى هيچ اكراه نيست
[40]
“Zahiri gören ve surete tapan zahid, halimize vakıf olmadığından hakkımızda ne söylemiş olsa önemi yoktur” diye tasvir ettiği ham ruhlular güruhunun zahire bakıp kemal erbabına itiraza kalkışmasının uygun olmadığını söyleyen Gani-yi Keşmîrî, sarhoşların korkmadan sürahinin kanını döktüğünü, tehdit makamında haber veriyor.
Serkeşî ber tâk nihâden, sürahinin kanını dökmek, yani içindeki sıvıyı kadehe boşaltmak demektir.
شكست از هر در و ديوار مى ريزد مگر گردون
ز رنگ چهرهء ما ريخت رنگ خانهء ما را
“Zarûret ve haraplık, meskenimizin kapı ve duvarından dökülüyor. Acaba felek, evimizi yüzümüzün kırık çömleğinden mi tesis etti?”
Şair, harap evinin, ıstırabının renginden mi bina edilmiş; kapı ve duvarının uçup göçmesinin, yüzünün uçukluğundan mı ileri gelmiş olduğunu soracak kadar etkileyici bir tecahül-i arifanede bulunuyor.
Sirâcu’l-luga, reng rîhten mürekkep masdarını tarh u imaret efkenden yani bir binanın temelini atmak, tarh ve tesis etmek diye izah ediyor ve Selim adlı şairin “Çer çöp gibi şeylerin yanmasıyla benim yanışım kıyas edilebilir mi? Ateşperestlerin mabedi, benim yanmış cismimin külünden yapılmıştır” anlamındaki
كی بود در سوختن نسبت به من خاشاک را
رنگ ‌آتشخانه را از خاكستر من ريختند
beytiyle istişhad ediyor.
Reng rîhten, yüzün renginin uçması, yüzün renginin değişmesi anlamını da verir. Sâ’ib-i Tebrîzî [öl. 1080/1669] şöyle der:
مَی ، چنان دشمن شومست كه گر سايهء تاک
بر سر حسن فتد رنگ حنا مى ريزد
[41]
“Üzüm asması, bir güzele gölge eden olsa yüzüne kına rengi verir, yani yüzünü kızartır. Şarap, öyle uğursuz bir düşmandır.”
ندارد ره به گردون روح تا باشد نفس در تن
رسائی نيست در پرواز مرغ رشته بر پا را
“Bedende nefis bulundukça, ruhun en yüksek dereceye yol bulabilmesi mümkün değildir. Nitekim ayağı bağlı olan bir kuşun uçmasına imkân yoktur.”
Hakikat erbabı, cismin ruh için dar bir kafes yahut dar bir zindan olduğunu söylerler ve sayılı nefeslerin son bulması, o kafes yahut zindanın kapısının girişidir, derler. Nitekim İmâm Gazzâlî [450-505/1058-1111] bir kasidesinde şöyle der:
انا عصفور و هذا قفسى
طرت منه و بقى مرتـهنا
“Ben bir serçe kuşu idim, beden bana kafes olmuştu. Ruhum kafesten uçtu, bedenim toprakta rehin kaldı.”
Şair de bu nükteye imada bulunarak bir insan, ya eceli ile yahut heva ve hevesi kırarak ihtiyari bir ölümle ölmedikçe, ruhun azade kalarak ruhlar âlemine yükselemeyeceğini bildiriyor, ayağı bağlı kuşun uçamayacağını söylemekle de irsalimesel yapıyor.
غنى روز سياه پير كنعان را تماشا كن
كه روشن كرد نور ديده اش چشم زليخا را
[42]
“Ey Ganî! Ken’an pirinin talihsizliğini gör ki gözünün nuru olan Yusuf, Züleyha’nın gözlerini nurlandırdı.”
Kâmûsü’l-a‘lâm’da Arz-ı Ken‘ân hakkında şu bilgiler yer almaktadır: “Fenike denilen Sayda ve Sur ve Beyrut cihetleriyle Filistin bölgesinde ve eski Suriye’nin bir kısmından ibaret eski bir memleket olup Hz. Nûh’un oğlu Ken‘ân b. Hâm’ın ismiyle adlandırıldığı rivayet edilir. Hz. Yakub Ken’an’da sakin olup daha sonra nesli Mısır’da kalmış ve Hz. Musa tarafından Mısır’dan çıkarılarak Tih çölünde 40 yıl dolaştıktan sonra Arz-ı Ken’an’ın güneydoğu kısmından ibaret olan Filistin’de yerleşmişlerdir. Asıl Ken’an, Fenike; Ken’anlılar da Fenikelilerdir.”[43]
Yâkût-i Hamevî de şöyle der: “Hz. Yakub Nablus’ta oturuyordu. Hz. Yusuf orada kuyuya atılmıştı. O kuyu Sencel ile Nablus arasında bulunmaktadır.”
Ken’an diyarının yaşlısı anlamına gelen Pîr-i Ken’an ile Hz. Yakub kastedilir. Nitekim acizanemin bir na’tinde yer alan
Anardı Pîr-i Ken‘ân, zikr-i Yûsuf’la seni, yoksa
Sana Yûsuf da abd-i müşterâdır yâ Resûlallâh[44]
beytinde de bu şekilde geçer. Hz. Yakub’un, Züleyha’nın gözünü nurlandırması, Züleyha’nın Hz. Yusuf’la evlenerek gözünün aydın olmasına işarettir.Rûz-i siyâh da kara gün ve musibet manasında olup, burada talihsizlik diye tercüme edilmiştir.
[1] [Bu yazıda, son dönem Mevlevîleri arasında önemli bir sima olup, Türkçe ve Farsça şiirlerinden oluşan Divan’ı bulunan ve Tâhirü’l-Mevlevî diye tanınan Tahir Olgun’un (1877-1951), 1919-1926 yılları arasında çıkardığı ve 68. sayıya kadar yayımlanan, devrin önemli mecmualarından olan Mahfil adlı derginin birinci cildinde Gani-yi Keşmîrî ve Bazı Ebyâtı adıyla yayımladığı makaleleri, notlar ilâve edilerek sadeleştirilmiş şekilde verilmiştir. Söz konusu makalelerin, Mahfil’in birinci cildindeki sayı ve sayfa numaraları şu şekildedir: I/11-13, II/32-33, III/53-55, V/91-92, VIII/143-144, X/176, XI/200)
Mahfil mecmuasının adı bazı yerlerde (meselâ Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nde, V, 112) “Mahfel” olarak geçmektedir. Ancak Mahfil’in 10. sayısının 167. sayfasında yer alan “Mahfil mi Mahfel mi?” başlıklı yazıda, mecmuanın adının “Mahfil” olduğu açıkça belirtilmektedir.
Bu çalışmada tarafımızdan ilâve edilen bilgiler köşeli parantez içinde verilmiştir.]
[2] Ganî kelimesi, ebced hesabıyla 1060 eder. Şairin asıl adı Muhammed Tâhir’dir.
[3] Fakat daha önce de onun Hindistan’a seyahat ettiği şu rubaisinden anlaşılmaktadır:
كردست هوای هند دلگير مر
اای بخت رسان به باغ كشمير مرا
گشتم ز حرارت غريبی بيتا
باز وضع وطن بده تباشيرمرا
[“Hindistan’ın havası gönlümü daralttı. Ey talih, beni Keşmir bahçelerine götür. Gurbet acısıyla takatsiz kaldım. Vatanımın sabahından bana müjde ver.”]
[4] [“Ganî’nin ölümüne küçük büyük herkes üzüldü. Tüm insanlar onun matemiyle perişan oldu. Onun ölüm tarihini sorarlarsa şöyle de: Bir sanat hazinesi toprağın altına gizlendi.” 1079]
[5] [“Dün gece biri bana “Ganî öldü” dedi. Ona dedim ki sus, sen cahilsin.
Ey gafil, gönül ehli ölümle yok olmaz. Takva sahipleri hiç ölür mü?
Onların ölümü, bir yer değiştirmekten ibarettir. O, takva sahibi ve tertemiz biridir.
Azizlerin ölümü, başka bir hayata geçiştir. O öldü, fakat sadece basiretsizlerin nazarında.
Gönül, akıldan onun ölüm tarihini isteyince, şöyle dedi: Bize, “Ganî diridir” demek düşer.” 1079]
[6] [“Ganî, Büyük şeyh Muhsin-i Fânî’nin sohbetinden feyiz alınca, nüktedanlıkta arkadaşlarını geride bıraktı.
Ölümüyle şeyhin meclisindeki yeri boş kalınca, onun ölüm tarihi için şöyle dediler: Arif biri, fani dünyadan dar-ı bekaya irtihal etti.” 1079]
[7] [Nedîm Divanı, (haz. Muhsin Macit), Ankara 1997, s. 309.]
[8] [A.g.e., s. 309.]
[9] [A.g.e., s. 311.]
[10] [A.g.e., s. 312.]
[11] [Muallim Naci, Edebiyat Terimleri Istılâhât-ı Edebiyye, (haz. Yekta Saraç), İstanbul 1996, s. 24-25.]
[12] [Gûpâmavî, Muhammed Kudretullâh, Kitâb-ı Tezkire-i Netâicu’l-efkâr, (nşr. Erdşîr-i Hâzı‘), Bombay 1336 hş., Tıpkıbasım, s. 513.
Bu gazel ile aynı vezin ve kafiyede, Hâfız’ın (öl. 791/1388) şu matlalı bir gazeli vardır:
اگر آن ترک شيرازى به دست آرد دل ما را
به خال هندويش بخشم سمرقند و بخارا را
“O Şirazlı güzel bize iltifat ederse, onun kara benine Semerkant ve Buhara’yı bağışlarım.” Dîvân-ı Hâfız-ı Şîrâzî, (nşr. Kazvînî-Ganî), Tahran 1373 hş., s. 10.
Şehriyâr’ın (öl. 1972) da aynı vezin ve kafiyede bir gazeli vardır. Bu gazelin matlaı şudur:
اگر آن دختر ترسا بيارايد كليسا را
چراغان مى كند قنديل راهب دير ترسا را
“Eğer o Hıristiyan kızı kiliseye teşrif ederse, rahibin kandili Hıristiyan kilisesini aydınlatır.” Dîvân-ı Şehriyâr, Muhammed Huseyin Şehriyâr, I-III, 1375 hş., II, 847.]
[13] Sufiyye taifesi sâfî, sûfî, mutasavvıf ve müteşebbih adıyla dört dereceye ayrılır.
[14] [Koca Râgıb Paşa, (haz. Hüseyin Yorulmaz), Ankara 1998, s. 104.]
[15] [Fuzûlî Divanı, (haz. Kenan Akyüz - Süheyl Beken - Sedit Yüksel - Müjgân Cunbur), Ankara 1990, s. 230.]
[16] [Hüsn ü Aşk, (haz. Orhan Okay - Hüseyin Ayan), İstanbul 1975, s. 71.]
[17] [Tâhirü’l-Mevlevî’nin, Sezâyî’ye nazire olarak yazdığı bu gazel için bk. Dîvânçe-i Tâhir, s. 130.]
[18] [Bâkî Dîvânı, (haz. Sabahattin Küçük), Ankara 1994, s. 269.]
[19] [“Cünûnun lezzeti, çocukların attığı taşı yemektedir. Ömrünü çölde zayi eden Mecnun’a yazık!”]
[20] [“Bu bahiste akıl, yol gösterici olsaydı, Fahr-i Râzî, din sırrını bilirdi.” Mevlânâ Celâluddîn Muhammed-i Belhî, Mesnevi-yi Ma‘nevî, (nşr. R.A. Nicholson), 1925-1933 Leiden baskısı üzerinden ofset, V/4147.]
[21] [“Akılların varacağı en son nokta ayak bağıdır.”]
[22] [Mesnevi-yi Ma‘nevî, I/112, I/115.]
[23] [Hüsn ü Aşk, s. 345.]
[24] [Mesnevi-yi Ma‘nevî, I/1299-1300, II/25.]
[25] [Bir kasidenin matlaı olan bu beyitle ilgili olarak Letâifu’t-tavâif’te (Fahruddîn Ali-yi Safiyy, nşr. Ahmed Gulçîn-i Meânî, Tahran 1376 hş., s. 270-271) şöyle geçer: “Nâsır-ı Buhârî hacca giderken Bağdad’a vardı. Dicle sahilinde Selmân’ı birkaç şairle birlikte otururken gördü. Onların yanına giderek selâm verdi. Bahar mevsimi idi ve Dicle’nin suları taşkın akıyordu. Selmân irticalen şiir söyleyebilecek şair var mı diye sordu. Nâsır, olabilir diye cevap verdi. Selmân irticalen şu mısraı terennüm etti:
دجله را امسال رفتارى عجب مستانه است
“Bu sene Dicle’nin acayip ve mestane bir akışı var.” Nâsır hemen cevap verdi:
پاى در زنجير و كف بر لب مگر ديوانه است
“Ayağı zincirli, ağzı köpüklü bir deliyi andırıyor.” Selmân ve oradakiler hayret içinde kaldı. Selmân Nerelisin diye Nâsır’a sordu. O da Buharalıyım dedi. Sakın Nâsır olmayasın diye soran Selmân’a, Nâsır evet diye cevap verdi. Selmân da kalkıp onu kucakladı, daha sonra ona izzet ve ikramda bulundu.”]
[26] [Nedîm Divanı, s. 74.]
[27] [“Irmak kenarına otur da ömrün akışına bak.” Dîvân-ı Hâfız-ı Şîrâzî, s. 112; Alî Ekber Dihhudâ, Emsâl ve Hikem, I-IV, Tahran 1376 hş., I, 148.]
[28] [Kitâb-ı Tezkire-i Netâicu’l-efkâr, s. 513.]
[29] [Gulistân-ı Sa‘dî, (nşr. Gulâmhuseyn-i Yûsufî), Tahran 1373 hş., s. 94.]
[30] [Emsâl ü Hikem, II, 990.]
[31] [Gulistân-ı Sa‘dî, s. 86.]
[32] [Şâhidî Dede (öl. 957/1550), Dervîş Mezâkî (öl. 1088/1677), Şeyh Gâlib,(öl. 1799) ve Tâhirü’l-Mevlevî’nin (öl. 1951) de, bu beyitle aynı vezin ve kafiyede birer gazeli vardır. Sözkonusu manzumelerin matlaları aşağıda verilmiştir:
Şâhidî Dede:
Ka‘betü’l-uşşâk olubdur hânkâh-ı Mevlevî
Tâc-ı izzet ser-firâzıdır külâh-ı Mevlevî
Semâ‘hâne-i Edeb, Ali Enver, İstanbul 1309, s. 105.
Derviş Mezâkî:
Suffe-i arş-ı berîndir hânkâh-ı Mevlevî
Arşda dahi döner derler külâh-ı Mevlevî
Semâ‘hâne-i Edeb, s. 221.
Şeyh Gâlib:
Micmer-i ûd-i mahabbettir külâh-ı Mevlevî
Devr-i gülbâng-ı hüviyyettir külâh-ı Mevlevî
Şeyh Gâlib Divanı, (haz. Muhsin Kalkışım), Ankara 1994, s. 422.
Tâhirü’l-Mevlevî:
Sanki Hak kılmış fezâyı cilvegâh-ı Mevlevî
Olmada cârî felekte resm-i râh-ı Mevlevî
Dîvânçe-i Tâhir, İstanbul 1318, s. 145.]
[33] [Dîvânçe-i Tâhir, s. 103.]
[34] [Sam, Zal ve simurg hikâyesi, Rüstem ile İsfendiyar’ın savaşı, simurg ve Zal’in İsfendiyar’a çare bulması hakkında bk. Şâhnâme-i Firdevsî, Nusha-i Mûze-i Britanya, (nşr. Muhammed-i Rûşen - Mehdi-yi Karîb), Tahran 1374 hş., s. 42, 494, 498.]
[35] [Ömer Ferit Kam ve Âsâr-ı Edebiyye Tetkikatı, (haz. Halil Çeltik), Ankara 1998, s. 165.]
[36] [Semâ‘hâne-i Edeb, s. 134.]
[37] [Antakyalı Münîf Dîvânı, (haz. Sabahattin Küçük), Ankara 1999,s. 193.]
[38] [Sırrı İbrahim’in bu beyti için bk. Agâh Sırrı Levend, Divan Edebiyatı, İstanbul 1980, s. 562.]
[39] [Muhyî adlı bir şaire ait olan bu şiirin tamamı için bk. www.siirdefteri.com]
[40] [Dîvân-ı Hâfız-ı Şîrâzî, s. 36.]
[41] [krş. Dîvân-ı Sâ’ib-i Tebrîzî, I-VI, (nşr. Muhammed-i Kahramân), Tahran 1373 hş., IV, 1649.]
[42] [Kitâb-ı Tezkire-i Netâicu’l-efkâr, s. 513.]
[43] [Şemseddin Sâmî, Kâmûsü’l-a‘lâm, İstanbul 1314 (tıpkıbasım, Ankara 1996), V, 3900.]
[44] [Dîvânçe-i Tâhir, s. 20.]

Hakani'nin Medayin Harabeleri adlı kasidesine Hüseyin Daniş'in Yaptığı Tesdis

HÂKÂNÎ’NİN MEDÂYİN HARABELERİ ADLI ÜNLÜ KASİDESİNE
HÜSEYİN DÂNİŞ’İN YAPTIĞI TESDİS
Mehmet ATALAY
Tam adı Efdalüddin Bedîl (İbrahim) b. Ali olan Hâkânî, 520/1126’da Gence’de doğmuştur. Necîbüddin Ali adlı dülger bir babanın ve sonradan müslüman olmuş bir annenin oğludur. Amcası Kâfiyüddin b. Osman’ın himayesinde Arapça ve Arap edebiyatı okudu. Devrinin revaçta olan ilimlerini de öğrendi. Önceleri Hakâyıkî mahlasını kullandı. Hz. Peygamber’in şairi Hassân b. Sâbit’e benzetilerek, Hassâ-nü’l-Acem unvanı verildi. Dönemin tanınmış şairlerinden Ebu’l-Alâ-i Genceî’nin öğrencisi oldu ve onun kızıyla evlendi. Şirvanşahlardan Ebu’l-Muzaffer Hâkân-ı Ekber, şaire meliküşşuarâ ve nedîmuşşuarâ ünvanlarını verdi. 551-2/1156-7’de hacca gitti. Bu seyahatinde Tuhfetü’l-Irâkeyn adlı seyahatnamesini kaleme aldı. 570/ 1174’te tekrar hacca gitti. Hacca giderken uğradığı Medâyin’de Sasanîler’in kalıntısı olan harabeleri gördü ve bu harabeleri anlatan kasidesini yazdı. 569/1199’da Tebriz’de öldü ve Sürhâb denilen yerde bulunan Makberetü’ş-şuarâ’da defnedildi.
İran edebiyatının büyük şairlerinden olan Hâkânî, keskin zekâsı ve geniş hayal gücü sayesinde şiire yenilikler getirdi. Şiirlerine, geniş şekilde yer verdiği İslâmî unsurlar yanında, annesinden öğrendiği Hıristiyanlıkla ilgili unsurları da kattı. İran şiirine şekil bakımından yenilikler getiren Hâkânî, şiirlerinde genellikle kısa vezinleri kullandı. Kasidede matla yenileme sistemini getirdi. Beyit sayısı bakımından da kasideyi zenginleştirdi.
Kaside, terkib-i bend, kıta, gazel ve rubailerinden oluşan Divan’ı, 17500 beyit ihtiva eder. Bu divanda yer alan kasidelerden biri de, yukarıda belirtildiği gibi 570/ 1174 yılında hacca giderken uğradığı Medâyin’de Sasanîler’den kalma harabeler hakkında yazdığı kasidedir. Hitâb-ı Hâkânî be Harâbât-ı Medâyin adlı ve kırk iki beyitten ibaret olan bu kasidede Hâkânî, eski İran medeniyetinin kalıntıları olan Medâyin harabeleri karşısında duygularını hüzünlü bir şekilde ifade etmiştir.
Hüseyin Dâniş (1870-1943), Hâkânî’nin bu kasidesini tesdis ederek Rıza Tevfik’e ithaf etmiş, o da yazdığı bir mukaddime ile birlikte eseri yayımlamıştır. Aşağıda Hüseyin Dâniş’in söz konusu tesdisinin çevirisi sadeleştirilerek verilmiştir.
1- Bir gece gönlüm düşünce vadisinde dolaşıyordu, bu dünyanın gidişatını düşünüyordum. Bazen Zerdüşt felsefesinden, bazen de Yunan felsefesinden birçok şey soruyordum. Ansızın gaybdan bir ses şu şiiri okumamı emretti: Ey ibretle bakan gönül, gözünle iyice bak ve Medayin sarayını bir ibret aynası bilerek incele.
2- Sakın, ey gönül, hain zamaneden sakın. Vazgeçiyorsan, hem meydana gelenden hem de mevcut olandan vazgeç. Ne hükümdarların görüp geçirdiği şan ve şevketi iste, ne de mala ve güce yönel. Eskilerin eserlerini arayıp bul; belki onlardan karineler vasıtasıyla birçok şey keşfedersin. Bir kere de Dicle yolunu takip ederek Medayin’e git. Fakat Medayin toprağına ayak basınca, ikinci bir Dicle’yi oraya boşalt.
3- Sasanîlerin muhteşem bayrağı nerede? Sanırım ki devrilmiş. Cemşid’lerin yaşadığı olaylar sanki efsane ve rüya imiş. Bugün Dicle’yi onların matemine ağlıyor sanırsın. Bak, Mecnun’lar gibi Dicle nasıl zincirlenmiş? Bu nehir öyle ağlıyor ki kanla karışık olarak döktükleri gözyaşlarının hararetiyle, kirpiklerinden ateş damlayan yüzlerce Dicle birlikte çağlıyor sanırsın.
4- Medayin sarayı geçen devirleri hatırlatıyor, Hüma ve Cem zamanlarından bize yüzlerce haber veriyor. Bu sarayın hazin tarihi, işitenlerin vücudunu titretiyor. Bu olayları hatırlayan düşmanlar bile etkileniyor ve üzülüyor. Dicle’nin dudakları, görüyor musun nasıl köpürüyor? Coşan feryadının hararetiyle, sanki dudaklarında kabarcıklar oluşmuş.
5- Bir zamanlar Dicle emin ve bayındır bir vadiden geçerdi. Bugün Dicle’nin geçidi neden harap? Yazık! Dicle’yi perişan eden hep Kisra’nın sarayının düşmesidir. Bu can eriten felâket, Dicle’nin belini kırdı. Bak, Dicle’nin yüreği hasret ateşiyle nasıl yanıyor? Sen hiç suyun ateşle kavrulduğunu duydun mu?
6- Ey felek! Lütuf ve mürüvvet ocağını söndürdün, yeniden yak. Kendi öldürdüğünün üstüne ağla, ona hayat ilâcı ver de onu yeniden dirilt. Ve ona bundan böyle ömür verirsen, uzun ve sonsuz ver. Ve eğer ona ansızın bir afet gelirse, sen gider ve defet. Ey ziyaretçi! Sen de Dicle’nin bugünkü haline ağla, ona gözyaşlarınla zekât ver. Çünkü Dicle kendi zekâtını, denize sularını boşaltarak veriyor.
7- Bu yüce saray, daha dün, bakanların gönlünü açıyor, onları ferahlatıyordu. Onun kubbeleri altında birçok manevî ve medenî hazine saklı idi. O dergâha itikaf için gelenlerde, kalbî remizleri bile keşfetme gücü vardı. Fakat bugün, yazık ki onun enkazının karanlığı, gönülleri karartıyor. Eğer Dicle nehri dudaklarından süzülüp geçen şikâyet rüzgârını ciğerinden kopup gelen yakıcılıkla birleştirecek olsaydı, bir taraftan donar ve bir taraftan yanardı.
8- Adaletin ezici gücü Medayin sarayından uzaklaştığı günden beri o sarayın düzeni bozuldu. Medayin’in ruhu ondan sonra artık hep elem ve talihsizlikle arkadaş ve eş oldu. Zelzeleler onu kalbinden sarstı. Medayin’in burç zinciri telâşlı olalı beri, Dicle nehri matem zincirine bağlıdır ve zincirler gibi kıvranıp yerde sürünmektedir.
9- Yazık ki Medayin şehri İran için bir şeref evi idi. Onun şöhret ve şan ışığı, parlayan güneşi bastırırdı. Belâ ve zorluklar ortalığı kapladığı zamanlarda, İskenderlere ve Hakanlara bir sığınak idi. Fakat gel de bugün bu viran yeri seyret ve zaman zaman, gözyaşı diliyle bu viraneye haykırarak hitap et. Olabilir ki kalb kulağına o harap kubbeden bir cevap gelir.
10- Bu sarayın her bir taşı sana, hal diliyle der ki: Ey ziyaretçi! Husrev’in harem dairesine edeple girip çık. Eski kerpiçlerin ve tuğlaların üstüne başını daya ve onların söylediği sözleri dinle. Bir an otur, düşün ve sonra kalk, çekil. Meda-yin’in burçlarının diş diş yükselen o yıkık dökük mazgalları, sana yeni yeni öğütler verir. O öğütleri temiz yürekle ve uyanık bir şekilde dinle.
11- Perviz şimdi nerede? Nerede onun altın taht ve tacı? Şimdi onun yastığı bir kerpiç parçası ve yatağı bir avuç topraktır. Nerede onun o güzel hanımı Şirin? Bugün biz onun toprağı üzerinde gezdikçe, sanki o altımızda inliyor ve bize şöyle diyor: Sen de topraktansın. Biz de şimdi senin ayağının toprağıyız. Bizim üstümüzde gez, birkaç adım at, fakat bir hüzünlü gözyaşı dök.
12- Bir gün ben ve bir arkadaş o geçide, Medayin sarayının izlerini araştırmak için gittik. Orada bir fakire rastladık. Yüzünü o mahşere çevirmiş, harabelerin diliyle, gönlün hoşuna gidecek şu şiiri okuyordu: Baykuş sesinden biz gerçekten baş ağrısına tutulduk. Gözlerinden bizim üstümüze biraz gülsuyu dök de bu baş ağrımızı dindir.
13- Bu dünyada yapılan zulüm cezasız kalır sanma. Buna bir delil istersen, işte Kisra’nın izleri. O senin can kulağına, elem veren iniltilerle diyor ki: Ey imkânsızı düşünen insan! Bir an lutfet de şu sözümü dinle. Biz adaletin merkezi iken bu kadar zulüm ve cefaya uğradık. Ya zalimlerin meskenleri acaba ne kadar kimsesizliğe düçar olacaktır!
14- Ateşkede sönünce, şan ve şöhret sırası kiliseye geldi. Hıristiyanlık ayininin şan ve şerefi arttı. Muhammedî bayrak yükselince haçı kırdı. Bu felek her gün bir şekilde devretmiştir. Acaba bu gök gibi yüksek olan Medayin sarayını kim yıktı? Dönen zamanın hüküm ve etkisi mi; yoksa, zamanı ve feleği döndüren Allah’ın yaratma gücünün hükmü mü?
15- Bu Dicle, böyle coşarak ve çağlayarak acaba neden ağlıyor? Bu nehir böyle mahzun ve perişan, acaba bizimle birlikte neden inliyor? Niçin bazen gizli, bazen açıkça ağlıyor? Behmen neden inliyor? Neden ağlıyor Dârâ? Sen, burada niçin ağlıyor diye benim gözümle alay ediyorsun, öyle mi? Fakat, burada ağlamayan göze ağlamalıdır.
16- Eğer bir yere baş eğmen gerekli ise, bari böyle bir dergâhın önünde baş eğ ve alçak gönüllülük göster. Bu sarayın kapısının önüne gelince, tacını ve değerli elbiselerini çıkarıp bir tarafa bırak. Dünyevî ilişkilerle irtibatını kes ve arınma yoluna gir. Bu sarayın tuğlalarından birini çekip kopar ve yaşlarla ıslanan gözlerine sür. Sen bilir misin, ne yapmalısın? Medayin ile Kûfe’yi bir seviyede tutman gerekir. Göğsünden ışıklar fışkırtmalı ve ateşler püskürtmelisin. Gözlerinden de tufanlar fışkırtmalısın.
17- Sasanî hükümdarlarından Behram, av avlar ve yabani eşekle kuzu tutar getirirmiş. Sofracıbaşısı onun sofrasına daima ayran, tereyağı, çil kuşu, geyik eti, sığırcık kuşu, erkek ceylan eti dizer; çerez yerine de ona elma ve kırmızı şarap verirmiş. Hüsrev Perviz de her sofrasına altın sebze koydurturmuş. Şimdi sofrada altın sebze nerede? Git de كَمْ تَرَكـُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَ عُيُونٍ وَ زُرُوعٍ وَ مَقَامٍ كَرِيم “Onlar geride nice şeyler bıraktılar; bahçeler, çeşmeler, ekinler, güzel makamlar!” (Kur’ân, 44/25-26) âyetini hatırla.
18- Fağfurların yani Çin padişahlarının büyük bir itaat ve rağbetle nalını öptükleri at, seyisi ve binicisiyle birlikte hadiseler çölünde kaybolup gitmiş... Müşirlerin, reislerin ve Zerdüşt ruhbanlarının vaktiyle yıldızların safı gibi önünde sıra sıra dizildikleri o Medayin sarayı bugün akreplere yuva olmuş. Bu, o saraydır ki kapısının toprağına, devlet ricalinin alınları temas ede ede onu nigaristanın duvarına çevirmiş, yani müze duvarlarında görülen resimler gibi onu süslü bir hale getirmişlerdi.
19- Bu öyle bir saraydır ki cihan gıpta ederdi. Gözün ve vicdanın sevgilisi, ruhun tapınağı idi. Oraya sığınanlar için, güçlüklere karşı bir sığınak idi. Süs ve resimleriyle cennete benzerdi. Bu öyle bir makamdır ki kapıcısı, Babil hükümdarı ve kölesi Türkistan Hanı gibi taç sahipleri idi.
20- Bu adalet ve insaf dergâhıdır. Buraya gıpta ile bak. Onun kapı ve duvarına ibret gözü ile bak. Zamanın eli onu viran etmiş; bak, bu ne büyük bir zarar. Zaten yaratılışın başından beri zaman böyle pek çok tecavüzlerde bulunmuştur. Sen yine, bu harap sarayın eski medeniyet devrinde yaşadığını farzet de o eski burçlar zincirini, kuleler ve saraylar yıldızını zihninde bir kere daha göz önüne getir ve düşün.
21- Hayat süresi, bak rüzgâr gibi ne çabuk gelip geçti. Dünya cenneti devlere ve akreplere barınak oldu. Dünyanın gülleri ve yaseminleri, mihnet çerçöpü arasında soldu. Acaba bu cihan hüzün evi ne zaman şad olacak? Evet, bu hallere hiç şaşılmaz; çünkü bülbülden sonra, tabiatıyla şarkı söyleme sırası baykuşa gelir ve nağmeleri, elbette şıvanlar takip eder.
22- Ey ölçülü konuşan tabiat! Düzgün konuşma hakkını yerine getir ki Fars ve Arap, senin aydın fikrine aferin desin. Bir selis ve nezih şiir, yakuttan ve mücevherden daha kıymetlidir. Dünya bir oyuncaktan ibarettir. Küçük ve büyük akran ve benzerlerin arasında bir başarı elde edebilirsen, et. Ve Medayin harabelerinin önüne gelince attan aşağı in ve yüzünü toprağa sür; bak, onun filinin ayağı altında nasıl Numan gibi eli güçlüler bile oyunu kaybediyor.
23- Sen bu hikâyeyi neyin dilinden, daha latif bir şekilde dinle. Çünkü ney, Rey hükümdarlarının halini daha güzel tasvir ve tavsif eder. O sana Hümay’ın kim olduğunu; Dârâ’nın ve Feridun’un kimler olduğunu söyler. Dünya bizi ardarda bir doğuruyor, bir eskitiyor. Arz küresi sarhoştur, sanırım. Çünkü o Hürmüz’ün kafatasının içinde Nuşirevan’ın yüreğinin kanını içmiştir.
24- Ey toprak! Sen padişahları ve büyükleri birer birer yuttun. Göster bakayım, onlardan şimdi ortada hiçbir eser var mı? Bu dönen felek, onları birer birer ezip mahvetti. Dârâ’ları, Cemşid’leri, Kisra’ları ve daha nicelerini birer birer say ve tarihlerde oku. Bu taç sahipleri nereye gitti, diye belki sorarsın. Sormaya ne hacet; yerin karnının onları ebediyen taşıdığını görmüyor musun?
25- Bir kuş Medayin sarayının hüzünlü kubbesi üzerinde bir gün ağlıyor ve diyordu ki: Nerede, nerede? Nerede şimdi Hüsrev’ler? Nerede şimdi Şirin’ler? Nerede Feridun gibi ağırbaşlı ve yüce padişahların o eski şevketi? O adetler şimdi kalkmış ve o usuller bugün tamamiyle feshedilmiş. Kisra’lar ve onların altın turunçları, Perviz’ler ve onların altın ayvaları, bugün büsbütün yok olmuş ve toprakla bir olmuştur.
26- Eğer aklın ve basiretin varsa, dünyada aslâ kalb kırmazsın ve mümkün oldukça hayır ve kerem işlersin. Zalim kişiye de ki: Ey hiddetinden kabına sığmayan kişi! Elbette ecelin eliyle dikilen kefeni bir gün sırtına giyeceksin. Asma kütüğünden içtiğin bu şarap, şarap değil, Şirin’in yüreğinin kanıdır; çiftçinin yaptığı bu şarap küpü de Pervizlerin suyu ve çamuruyla yoğrulmuştur.
27- Bilir misin ki şarap, gam hayatının tortusuyla karışıktır. Her an “filân da gitti” diye kulağımıza bir nida gelir. Kuvvetli olsun, zayıf olsun, bu uçurumdan canını kurtarmış olan kimdir? Bunca zorbalar ve muradına ermişleri bu toprak yuttuğu halde aç gözlülüğünden, hâlâ doymamış gibi görünüyor.
28- Zamanın daima ortaya çıkarmakta olduğu musibetlerden feryat! O daima cehaletle dost, akıl ile inatçıdır. Benim ve senin vücudunu fenâ ve adem kalburunda elemektedir. Her dakikada bir bu korkunç mahlûk binlerce trajedi doğurur. Bu kaşı ağarmış ve memesi kararmış yaşlı kadın, hâlâ çocukların yüreklerinin kanını krem yaparak sürünüyor ve süsleniyor.
29- Cihanın ahvalini iyice araştıracak olursan görürsün ki kimse elemden kurtulmuş değildir. Kimi sıcaktan şikâyetçi, kimi de soğuktan kaçmakta. Eğer senin yüzünden dünyada kimsenin kalbi kederle tozlanmamışsa, benim nazarımda sen bir kâmil insansın. Seyahatten gelenlerin dostlara bir hediye getirmesi adettir. Benim bu manzumem de dostlara bir armağan olsun.
30- Ey Mennan olan Allah! Bu mahlûkata yardım et. Nuşirevan’ın ruhunu mağfiret et. Ey gönül, sen de ölülerin sözlerini dirilere oku. Ey ilim! Sen bu insanlara mürüvvet öğret. Ey Hâkânî! Sen bu Medayin makamından ibret al ki bundan böyle senin kapından da hakanlar hikmet harmanını toplasın.

BİBLİYOGRAFYA
Dîvân-ı Hâkâni-yi Şirvânî, nşr. Cihângîr-i Mansûr, Tahran 1375 hş., s. 245-246.
Hüseyin Dâniş, Medâyin Harâbeleri, İstanbul 1330.
Safâ, Zebîhullâh, Târîh-i Edebiyyât der Îrân, Tahran 1363 hş., II, 776-794.
Yazıcı, Tahsin, “Hâkânî-i Şirvânî”, DİA, XV, 168-170.Yazıcı, Tahsin, “Hüseyin Daniş”, DİA, XVIII, 540-541.

21 Nisan 2008 Pazartesi

MUALLİM NACİ’NİN DİLİYLE HAFIZ-I ŞİRAZİ VE KELİM-İ KAŞANİ’NİN DARBIMESEL VE HİKMET İÇEREN BAZI BEYİTLERİNİN ÇEVİRİSİ

MUALLİM NÂCÎ’NİN DİLİYLE HÂFIZ-I ŞÎRÂZÎ VE
KELÎM-İ KÂŞÂNÎ’NİN DARBIMESEL VE HİKMET
İÇEREN BAZI BEYİTLERİNİN ÇEVİRİSİ
Âdâbı dîvânelerden öğrenirler.
Âferin sana! Yüz bu kadara daha şâyestesin!
Ağ sudan çıkmayınca balığın kendi hâlinden haberi olmaz.
Âh bu yoldan! Her türlü hatar bundadır!
Ahâlîsi a‘mâlardan ibâret olan şehre hod-nümâlık ümîdiyle ne gidiyorsun?
Ahibbâ burada, a‘dâya ne hâcet!
Âkıl mezbûhun harekâtına itiraz eder mi?
Akıl, nefsin ıslâhından dâimâ âcizdir; nâsıh, dîvâne ile başa çıkamaz.
Aklını başına topla! Nakdini nigehbân aşırmasın!
Alçak, zî-iktidâr olunca, zebûn-küş olur.
Ale’l-ıtlâk fi‘l-i kabîh irtikâbında bulunmamaklığımız muvâfık-ı hikmettir.
Alışıldıktan sonra kafes de yuva olabilir.
Âlimin işi câhile merhamettir, basîrin yüreği a‘mâya acır.
Allah bizi zühd-i riyâkârâneden müstağnî etmiştir.
Allah için söyleyin! Bu oyun kime edilebilir?
Altın gerdanlığı hep eşeklerin boynunda görüyorum!
Âriyet aldığı şeyi ihtiyârıyla terk eden, müsterîh olur.
Artık tembellik elverir, bugünden sonra iş göreceğim.
Artık uykudan baş kaldır; sabah açıldı.
Âşinânın cevri bîgânenin riâyetinden evlâdır.
Ateşe atılacak hırka çok!
Âteşin kızdırdığı demir, kor rengini alır.
Avâmın sözüne ne itibâr!
Ayıbıma göz dikmeyen var ise iğnedir!
Âzâdelik ihsan minnettarlığından ictinâbdır.
Azîzim! İstihsân-ı kabâyıh bürhân-ı cehâlettir.
Azîzim! Pek serkeşâne gidiyorsun, korkarım gidemez olursun!
Babam cenneti iki buğdaya satmış. Ben bir arpaya satmazsam nâ-halef olmuş olurum.
Bahtıma mı güleyim, yârin vefâdarlığına mı? Kendime mi ağlayayım, gönlümün esâretine mi?
Bak, cihanda bir ehl-i dil göremiyorum!
Başımıza ne kadar fitne üşüntü imiş! Meded Allâh!
Başka bir âlem, husûsiyle yeniden âdem icad etmeli!
Beğenmiyorsan hükm-i İlâhîyi değiştir!
Belki hakkında hayırlısı budur.
Ben âkılım diyorum, öyle iş yapar mıyım?
Ben artık bîgânelerden şikâyet etmeyeceğim, zira bana ne etti ise o âşinâ etti!
Ben bu iki eli iki âlemden çekmişimdir.
Ben ki bed-nâm-ı âlemim, niçin salâh fikrinde bulunayım?
Ben ki koparılmış gül bile koklamak fikrinde bulunamam, başkasının saydına göz diker miyim?
Ben o hâtem-i Süleymânîyi hiçe almam, zira bazen dev eline geçiyor!
Ben öyle söz söylemedim, söyledi diyen bühtan etmiş.
Benim gibi bir âdemin kadr-i hizmetini felek böyle bildi?
Bezm-i zevkte nevhageri kim ne yapsın?
Bîçâre biz ki nezdinde toprak kadar kadrimiz yok!
Bir ârif sözü işittiğin vakit “hatâdır!” deme.
Bir gün gelecek ki ismimiz anılmayacak!
Bir kere fâş olan sırrı bir daha saklamak mümkün olmaz.
Bir peygamberin dîninde bunca mezhep bulunmak nedendir? Bu muammâyı yetmiş iki milletten hiç kimse halledememiştir.
Bir sır ki medâr-ı teşekkül-i mahâfil olur, nasıl mektûm kalır?
Bir tâziyâne ile iki saz çalar âdem gördün mü?
Bir yerde ki göz yoktur, güzellikle çirkin müsâvîdir.
Birâder! Kavgaya ne hâcet! Yapmayacağım!
Birkaç câhilin hatırı için hikmeti hükümsüz bırakma!
Biz cihânın ibtidâsından bî-haberiz, bu köhne kitâbın evvel ve âhiri düşmüştür.
Bizi böyle bırakma, ya salıver, ya bağla!
Bizim ekinimizin üzerinden asker geçti.
Bizim kalemimizin de lisânı, beyânı var!
Bizim seninle sözümüz yok, uğurlar olsun!
Bizim zannettiğimiz yanlış imiş!
Boş şişeyi niçin koltuğumda tutup durayım?
Böyle bir günde sultân-ı cihân gulâmımdır.
Böyle bir memlekette oturmak güçtür.
Bu dar yoldan sebük-bâr olarak geçmek evlâdır.
Bu kâr-hânede nice başlar desti toprağı olmuştur!
Bu kulak çok Şâh ü Gedâ hikâyesi dinlemiştir!
Bu riyâkârların memleketinde bir Nigîse bulunamaz ki puthâneye çıkar yolu olmasın.
Bu şehirde bizim gibi olmayan kimdir?
Bu vahşet-hânede bana bir me’men nasib olmadı, her nereye gitsem mum gibi başım hatarda bulunuyor.
Bu yolda acele ile giden düşer!
Bundan sonra tezvîre kulak vereceklerden değilim.
Bunu fermân-rân kader yapıyor, ben ne yapayım?
Bülbül kafeste gülşen şevkiyle öter.
Bütün âlemin nasihati kulağıma rüzgâr gibi geliyor!
Bütün cihan bir nefesi gam ile geçirmeye değmez.
Bütün kulûb-ı münevvere bir tesbîhin dâneleridir, bizim gönlümüzde olan şey birbirimizden mestûr değildir.
Cehl-i mürekkeb bir derecede taammüm etmiştir ki sinekler kendilerini hümâ kıyas ediyorlar.
Cennet Benî Âdemin hakkıdır, gönlünü hoş tut, çünkü pederden mevrûs olan bu bağ evlâda mevkûftur.
Ciddi yolcu inişten, yokuştan sakınmaz.
Çan kervandan dil-gîr olsa da elinden ne gelir?
Çerçöp deryâya vâsıl olsa da yeşeremez.
Çerçöpe bile ateş düşse merhametten yüreğim yanar.
Çirkinin âyîneye mukabil olmaması evlâdır.
Çocuğa göre, elde helva bulunmak hâtem bulunmaktan a‘lâdır.
Çocuk çok yüz bulunca çok yüzsüz olur.
Denî, ekâbire mukârenetle kesb-i şeref edemez; gevher ile ihtilâtından dolayı iplik kıymet-dâr olmaz.
Derdi var, nasıl derman aramasın.
Devlet zahmetsiz ele geçmeli, yoksa mesâiye mukâbil verilecek cennet bir şey değildir!
Din hususunda meşgûl-i cidâl olan milel-i muhtelifenin bu hâlini mazur tut. Onların böyle hayâlât ile uğraşıp durmaları hakikati görmediklerindendir.
Dîvâne ile düşüp kalkan, dîvâne olur.
Dîvâne vîrânesinden arlanmaz.
Duâmın tesiri görülmese beis yok, ona şermsâr-ı icâbet olmamak fazileti kâfîdir.
Dünyâda güzellerden pek çok cefâ gördüğüm cihetle havf-ı cefâ-yı hûrdan dolayı gönlümde cennet arzûsu yoktur.
Dünyanın hâli her zaman bir olmaz, gam yeme!
Edebi olmayan sohbete lâyık değildir.
Efendi çıkacak diye ne vakte kadar oturacaksın?
Efendimiz! Zâlimi himâye etmek lâyık değildir.
Eğer kâtı‘-ı tarîk sen olursan yüz kervan vurulabilir.
Eğer sende aşk yok ise pek iyi, mazursun!
Erbâb-ı âdete pey-rev olan dâll olur; sana yol gösterecek Hızır, bu kervandan geri kalmandır.
Erbâb-ı nazarı böyle mi izzetliyorsun?
Eski dosta bakınız, dostuna ne yaptı!
Etıbbâdan dert saklanmaz.
Etıbbânın ağniyâsına çâre bulunmaz, yoksa her derde derman bulunur.
Etvâr-ı acîbe gençlik zamanının lâzımıdır.
Evet! İttifak ile cihanı zaptetmek mümkündür.
Evimde ne var ki kapısına kilit asayım?
Evvel nasıl idiysek yine öyleyiz, yine de öyle olacağız.
Ey âkıl! Semeresi nedâmet olacak hiçbir işte bulunma!
Ey ârifibillâh! Keyfine bak. Cennet bizim nasîbimizdir, zira en ziyâde ihsâna müstahak olan günahkârlardır.
Ey bintü’l-ineb! Çok güzel gelinsin, fakat bazen sezâvâr-ı tatlîk olursun!
Ey kadeh, gözün aydın; şarap ortaya kondu.
Ey müdmin-i hamr! Bâb-ı rahmet-i Hak’tan me’yûs olma!
Ey padişah! Bir mef‘ûlün men erâd’ın senin devrinde fa‘‘âlü mâ yürîd olmasını revâ görme!
Ey tecrübekâr! Alçaktan sebât umma!
Ey zarar-dîde! Mütebassır ol, ticâret vakti geldi!
Eyvah! Gizli sır âşikâr olacak!
Fânî dünyadan ne ümid ediyorsun?
Feleğin atâyâsı alışverişten başka bir şey değildir, bir lokma ekmek verinceye kadar âdemin dişini alır.
Fesübhânallah! Kim telef ediyor! Kim kazanmış idi!
Garîbin bîçâre gönlü vatandan ayrılmaz.
Gece yatağımda dahi kesb-i kemâlden hâlî kalmam, dîbâdaki sûret bana sükût dersi verir.
Gevheri alan ipliğini geri vermez.
Gölgeden korkacak bir dimâğa mâlik olduğumuz halde, güneşi teshîr etmek sevdâsında bulunuyoruz!
Gönlünü bir de vatan bendiyle bağlama, âsumânın hâricine çıkamamak esareti kâfîdir.
Gönül yalnızlıktan pek muztaribdir. İlâhî! Bir arkadaş!...
Gönül! Gayretin var ise derd-i ihtiyâcdan dolayı tâlib-i mevt olma ki -talebin bu türlüsü- dilencilikten başka bir şey değildir.
Gönül! Hümâ-yı saâdet zîr-i felekte değildir, arzû-mend-i zıll-i hümâ isen hârice çık!
Gönül! İşin şimdi yoluna girmezse ne zaman girecek?
Gözünü yumarsan kûşe-i hâne ile sahrâ bir olur.
Gül kokusunu ucuzlat, gülistan uzakta değil.
Gülün yakası yırtıldı, râyihasını nasıl saklayabilir?
Gündüzüm muzlim ise güneşin kusûrundandır.
Güneşin zerre addolunduğu bir yerde kendini büyük görmek muvâfık-ı edeb değildir.
Güneşte kalmayan gölgenin zevkini bilmez.
Güzelce düşün! Dikensiz gül var mıdır?
Güzellik devri çabuk geçer, nasihat dinle!
Hadi oradan! Bu mânâsız vaaz benim zihnime girmiyor.
Halkı sayd etmek için çok dâne lâzımdır, tesbihini sad dâne yapmış ise hak yedindedir.
Halkın dünya için yekdiğerle edegeldikleri münâzaât bî-esastır, mektep çocuklarının birbirleriyle ettikleri kavgalara benzer.
Hâne sâhibi üst başta oturmaktan zevk almaz.
Harâret-i hummâya yelpaze tesir etmez.
Hastasız tabîbe benzer.
Hastayı her gören “karîben şifa bulursunuz” der.
Hayat bir deryâdır, timsahı hâdisâttır. Cisim, sefînedir, memât, sâhile vusûldür.
Hayâtın râhatı ibtidâsıyla intihâsındadır; mahall-i âsâyiş ya vâlide kucağıdır, yahut mezardır.
Hayır işte istihâreye hâcet yoktur.
Hayvan gibi heriflerden ihsan ümidinde bulunmayın!
Her gördüğün âdem şehr-i vücûdunda reistir.
Her kötü, iyilerden müstefîd olamaz; zehir yed-i Îsâ ile verilse de içeni öldürür.
Her neresi çeşme başı ise kervan konağıdır.
Her sözün zamanı, her nüktenin mekânı var.
Her türlü hevese tebeiyyet gençlik zamanına yakışır.
Her yer dârü’l-aşktır, mescidle kilisenin farkı yok!
Her yerde şiirime nâ-be-mahal ta‘rîz vâkı oluyor, bu sineğin öyle konup durması sözümün halâvetindendir.
Herhangi kıble olursa olsun hod-perestlikten hevândır.
Herkes ektiğini biçer.
Herkesin alnı yazısını kalem-i takdîr yazmış ise bir kâtibin yazısında bu kadar tefâvüt nedir?
Herkesin anlayışına göre bir zannı var.
Herkesin fikri himmetine göre olur.
Herkesin itibârı benî-nev‘ine olan nef‘ine göredir; bahçede her ağacın kadri verdiği meyve ile mütenâsib olur.
Hırka gül gibi âlûde-i şarâb! Böyle Müslümanlık mı olur?
Hırsız çaldığını saklamağa çalışır, halbuki birtakım utanmazlar -şâirlerin âsârından- çaldıkları meânîyi bâzâr-ı iştihâra çıkarmak isterler!
Hırsız dâimâ gâfilin arkasına düşer.
Hiçbir ser yoktur ki onda bir sırr-ı İlâhî bulunmasın.
Hümâya söyle: Tûtînin çaylaktan aşağı tutulduğu diyâra sâye-endâz-ı şeref olmasın!
Hünerli şâgirdin, üstâdına nâzı geçer.
Hüsn-i sûrîyi hiçe alma, dünya hasm-ı cân olduğu halde beşûştur.
İlâhî! Kimsenin velînimeti inâyetsiz olmasın!
İnkılâbdan hâlî kalmayan iki yüzlü feleğin, bizim bî-kararlığımızı bir kararda bırakışına taaccüb ederim.
İnsana bu zulmü nerede ederler?
İsmet olmayan hânede hayır olmaz.
İş görmeden niçin ihsan ümidinde bulunuyorsun?
İş müşkildir, aman bir hatâ.
İşim mâh-ı îd gibi gönülden def‘-i gam etmektir. Şehr-i Muharrem gibi halkın derdini tâzelemem.
İşin sonu neye varacağını kimse bilmez.
İşte bu ot bitmedi! Bağın günâhı nedir?
İyâdetten ölen hastaya devâ ne yapsın.
Kadehin üstünü ört, hırka-pûş geldi!
Kafes, mahbus kuşun gözüne karanlık görünür, her tarafı pencere olmuş, ne faydası var?
Kalb-i ârifin muztarib olması şâyân-ı teessüftür.
Kalp akçenin sarfı için gece gündüze tercih olunur.
Kan yutuyor, Şiraz şarabı tahayyül ediyor!
Karanlık oda için bir mum yüz levhadan evlâdır.
Kardeş kardeşe böyle mi muâmele eder?
Kasabın evinde her gün kurban bayramı vardır.
Kavî olduğun zaman zayıf olanların imdâdına yetiş!
Kendi derdini düşün! Âlemin derdiyle uğraşmak ne oluyor?
Kendine müteallık olan gaybı bilmek, gaybı bilmekten evlâdır.
Kesilmiş dal bahâra iltifat etmez.
Keşke gözümüz yüzünü hiç görmeyeydi!
Kısa kesilemez, bu kıssa uzundur.
Kışın kimse yelpaze satmaz.
Kıymetten düşmek istemezsen kimseyi kıymetten düşürmeye kalkışma.
Kimden şikâyet edeyim? Gammâzım evdendir!
Kimin yolunda belâ tuzağı yok?
Kimseyi incitme de ne istersen yap! Bizim şerîatımızda bundan başka günah yoktur!
Korkarım, bu nükteyi ber-vech-i tahkîk anlayamazsın!
Kötü musâhibden uzak bulun, uzak!
Kudret olmayınca memât hayâta tercih olunur, maktûü’r-re’s olmak maktûü’l-cenâh olmaktan yüz kat daha hayırlıdır.
Kulak kaşımak için bir parmak kâfîdir.
Lâf ile büyüklerin yerine geçilemez olamaz, büyüklük esbâbını hakkıyla tehyie ettinse o başka!
Lisân-ı sâkitim, ifâde-i hâli akan gözyaşıma bıraktı. Henüz tekellüme başlamayan çocuk gibi, beyânım ağlayışımdan ibârettir.
Ma‘bûdu para olan adamın mushafı sikke yazısıdır.
Mâdemki gül devşirmek istiyorsun, bâğbân ile âşinâlık peydâ etmelisin.
Mâdemki hedef neresi olduğunu bilmiyorsun, niçin ok atıyorsun?
Mâdemki kadehin doludur, hem iç hem içir.
Mahsûlsüzler meşakkatten vârestedirler; rüzgâr mîve-dâr ağacı kırar.
Mahşerde yine bizden ne isteyecekler? Mâ-meleki yağma edilen, hediye götüremez.
Manastırın da, Ka‘be’nin de taşındaki kıvılcım bir türlüdür.
Mâşâallâh ne güzel takvâ seccâdesi! Bir kadeh şarap bile etmiyor!
Matlûbun dumansız mum ise bu evde yoktur.
Mâye-dâr olan, hod-nümâ olmaz; bâğbânın başına gül taktığı görülmemiştir.
Mazmun çalan yârândan başka söz müşterisi göremiyorum!
Medreseden, tekyeden kalbim karardı!
Medresenin, Keşf ve Keşşâf’tan söz etmenin sırası değil!
Menzil-i maksûda doğru -sehven olsun- bir adım atmadım, gûyâ bir rehber, beni âvârelik yoluna sevk eder dururdu.
Merhametsiz bahte bak, bu bâbda ne yaptı!
Mevtten başka kimse beni i‘mâr kaydında değildir.
Meydâna kimse çıkmıyor, atlılara ne oldu?
Mezbûh biziz, halbuki o çarpınıyor, bu işitilmiş şey midir?
Mihr ü vefâ ikliminin âb ü havâsı pek fenâdır, gönül! Bu iklimde bulunduğun müddetçe hasta olman zarûrîdir.
Mihrab ve minberde böyle cilve edip duran vâizler halvete çekilince başka işle meşgul olurlar!
Muhabbet istilâ edince şecâat bir işe yaramaz, sazlığı ateş ihâta edince arslan kaçar.
Muhâl sözüne inanmazsam mazurum.
Muharreme tesâdüf eden nevruz gibi!
Mukabilinde sûret olmadıkça âyîne aksi görünmez.
Musa’yı bırakmış da buzağının arkası sıra gidiyor!
Mushafın mıstarı olmamakla mânâsı muavvec olmaz.
Mustafavî çerağdan Ebû Lehebî kıvılcım ayrılmaz!
Müdârâ etmemekten ne fayda görüyorsun!
Mührün yüzü nâm için dâimâ kara olur.
Nâ-cins ile musâhabet rûha azâb-ı elîmdir.
Nahîf isem de, değil isem de arslana şikâr olurum!
Nâsıh-ı müşfik sana her ne derse kabul et.
Nasıl sabretmeli? Tâkat kalmadı!
Nasihat sana -kabiliyetin var ise- fâide-bahş olur.
Ne güzel merâtib-i rü’yeviyye! Uyanıklıktan bin kat a‘lâ!
Ne iş gördün ki mükâfâten iki âlem istiyorsun?
Ne yapayım? Zamanın oyunu beni iğfâl eyledi!
Nerede belâdan sakınmayacak bir arslan yürekli?
Nükte çok, fakat anlayan nerede?
O âsitânı canı âstîninde olan öpebilir!
O kadar nâz etme! Bu bahçede senin gibi pek çok çiçek açıldı!
Onun müstenid gönlünde benim yerim yok idi, benden ona nasıl toz konduğuna taaccüb ederim.
Ortada mümeyyiz olmayınca imtiyâzın ne faydası olur?
Ön kapısı yok ise kilide de ihtiyâcı yoktur.
Padişaha de ki: Herkesin rızkı maksûmdur.
Pederleriyle iftihâr eden ahmaklardan değiliz.
Pervâne yandı ise çerâğ-ı meclisin günâhı yoktur.
Peşini bırakıp da veresiyeyi ihtiyâr eden ârif değildir.
Saâdet-i ezeliyye kesb ile bulunamaz; karga kemik yemekle hümâ olamaz.
Sabâhımızı gördün, karanlık gecelerimizi sorma!
Sadef, içinde inci bulunmadığı vakit açık bulunur.
Sâkî sarhoş olunca kadeh sür‘atle devredemez.
Sâkînin infiâl-i şedîdine uğrayan mahmûrun hâli ne olur?
Samimi dostlardan ayrılmak müşkildir.
Sâmirî kimdir ki yed-i beyzâya galebe etsin!
Sarhoşluğumdan hiçbir gönül şişesi kırılmadı, ben bu dil-şikenlere neden giriftâr oldum?
Sarhoşluk sarık dağınıklığı ile olmaz.
Sayyâdın elinden dâm gidince dâneyi ne yapsın.
Seni mazur tutarım, çünkü onu görmemişsin.
Senin gibi bir kuşa acınır, kafes esiri bulunuyorsun!
Senin mesrûr olmanı istemeyen gönül mağmûm olsun!
Sermâyesiz adam dükkân endişesinde bulunmaz.
Sevdiğimin murâdı husûle gelsin diye kendi murâdımın terkini ihtiyâr ettim.
Sırrın hârice çıkması münâsib değildir, yoksa mahfil-i urefânın almadığı haber yoktur.
Soluğunu zaptedemeyen, dalgıçlık edemez.
Söz dinler kulak nerede? İbret alır göz hani?
Sözümde hiciv bulunmaması aczimden değildir; âb-ı hayâta zehir karıştırmak elimden gelmiyor.
Sözünü zâyi etme, çünkü ben sarhoşum.
Sudan ayrılan balığın ateşten pervâsı olmaz.
Sûfîler! Beni mazur tutun, mezhebim budur.
Susalım, hasta uykuda.
Susamışın hatırından suyun çıkması muhâldir.
Susuzlukla berâber sudan kat‘-ı nazar etmek nasıl mümkün olur?
Süprüntü, selin önünü alamaz.
Şehrimizin dilencisine bak, reîs-i meclis olmuş!
Şeytan çıkınca melek girer.
Şikâyet için ecnebî nezdine gidersem âdem değilim!
Şimdi seni gördüm, firâkınla neler gördüğümü niçin söyleyeyim?
Şükret! Allah etmesin! Hal bundan daha da beter olabilir.
Tâlib-i mâl-i Kârûn olan müflis gibi!
Tâli-i nâ-müsâid bakalım kısmetimizi daha nerelere atacak!
Tâlii nâzenînlerden istifâdeye müsâid olanın işi yolunda!
Taşı düşünce yüzük kıymetten düşer.
Tok göze göre başak ile harman birdir.
Tövbe etmemizi emredenler acabâ niçin tövbe etmiyorlar!
Türbede yakılan mum kabri tenvîr edemez.
Ümidim eli kısa ise istiğrâba mahal yoktur, çünkü bâtıl dâvâlarda dilim uzun değildir.
Vâız! İşine git! Bu ne bitmez safsatadır!
Vâızın ferdâya ait olan va‘dine itimad mı ederim?
Vâkıan mülk-i adem, mülk-i vücûd gibi dar değildir. Ama orada kim evvel yer kaparsa o daha âsûde olur.
Vaktiyle özünde cevâhir dizili olan ipliği şimdi ne yapayım?
Var ile, yok ile gönlünü incitme; âsûde-hâtır ol. Her kemâlin sonu zevâldir.
Vatanından uzak düşen, perişan olursa baîd değildir.
Vefâ ne yaptı ki hâtırında yer bulamıyor!
Vîrâne kalbi âbâd edecek zaman geldi.
Ya Rab! Şahs-ı denî hiçbir vakitte mu’teber olmasın!
Yağmaya, sonradan yetişenin hissesi az olur.
Yanmayan mumun pervânesi olmaz.
Yâr bizimle bugün dost ise yarın düşmandır.
Yazık! Bunca çanların velvelesinden haberin yok!
Yazık, dâima dânemden av tevahhuş ediyor!
Yelpâzenin elinde rüzgârdan başka bir şey yoktur.
Yerinde bir şey bırakacak surette olma, insan nâmdan başka yâdigâr bırakmamalıdır.
Yol üzerinde bulunmadıkça dilencinin keyfi gelmez.
Yoldaki tozu bastır ki görebilesin!
Yükümüzü cehenneme indirmeyelim? Metâımız yaş odundan ibârettir.
Zâhirlerini saf gördüğüm âdemlerin bâtınları âyînenin arkası gibi idi.
Zahmet çekmeyen râhata eremez.
Zamâne -hayâtımda- karanlık gecemden şem‘i gasb etti de -vefâtımda- getirdi, mezârımın üzerinde yaktı.
Zamânenin makbûlü olmadığımızdan dolayı emniyet içindeyiz; bizi ref‘ etmedi ki yere vurabilsin.
Zamanımızdaki zâhidler hak ve bâtıl mi‘yârıdırlar, bunlar her neyi inkâr ederlerse ben onu ikrâr ederim.
Zamanın evzâını iki defa görmeğe tahammül olunamaz, onun için dünyadan her kim gitmiş ise bir daha yüzünü çevirip bakmamıştır.
Zamanın tahavvülâtından sâye-i cehâlete sığın, maîşet-i câhilden başka bir şey hâli üzere kalmadı.
Zavallı, bu dânenin dâm olduğunu anlayamamış.
Zevk-ı hâzırdan istifâdeye çalış. Bak! Âdem bile -kısmeti kalmayınca- cenneti terk ediverdi!
Zuafâya -mümkün olduğu kadar- kem gözle bakma, ipliğin muâveneti gül demetini perişanlıktan kurtarabilir.
Züğürde acı!